Berlin gezi notları

08.03.2020

(16 - 21 Şubat 2020)

 

Berlin tarih boyunca (oldukça yakın tarih üstelik) başına gelenlere bakılacak olursa Avrupa'da görülmesi gereken yerlerin başında geliyor bana kalırsa. Gerçi biz biraz sona atmışız ama olsun. 

 

Bu arada biz Almanya'ya ne yapıp edip hep Şubat ayında gitmişiz ama siz öyle yapmasanız da olur. 2018'de de aynı tarihlerde Hamburg'daymışız. Biraz soğuk oluyor tabi ama benim en sevdiğim şeylerden biri de üşüyüp üşüyüp tatlı mı tatlı bir Avrupa kafesine girip sıcacık kahvemle manzara seyretmek olduğundan çok dert etmiyorum kış seyahati olayını. Ama tabi sürekli üst üste giyin - çıkar olayından dolayı bahar veya yazın gezmenin rahatlığı da yok. 

 

Gelelim seyahatimizin ayrıntılarına. Ama ondan önce minik bir şey var paylaşmak istediğim. Son bir kaç gezidir ulaşım /  müze / yeme - içme mekanı isimlerine ilaveten fiyat bilgisi de paylaşıyorum. Kur farkından ötürü oldukça önemli bir detay olduğunun farkındayım maalesef. Bu yazıda da şöyle bir farklılık yapacağım; yazının en sonuna kategorilere göre ayırıp isim, fiyat ve bulabildiklerimin web site detaylarını da ekleyeceğim (web sitelere altı çizili olanların üzerindeki linklere tıklayarak gidebilirsin). Böylelikle örneğin yalnızca bar bilgisi ve ortalama fiyatları ile ilgileniyorsan aralarda bulmaya çalışmadan direk oradan da bakabileceksin. Bence harika bir hizmet :)

 

P.S: Ulaşım fiyatları ve haftalık ulaşım abonelik bilgilerini de yine yazının sonundaki bölümde bulabilirsin.

 

16 Şubat sabahı Türkiye saatiyle sabah 10:00'da Sabiha Gökçen'den uçup, Almanya saatiyle 11:00'da Schönefeld Havaalanı'na indik. Bu sefer airbnb tutmamız gerekmedi çünkü arkadaşlarımız Mila ve Rick Berlin'de yaşıyorlar ve onların  Neukölln bölgesindeki evlerinde kaldık. Eve ulaşıp dinlenme ve özlem gidermenin ardından mahallede minik bir gezinti ve ardından Zuckerbaby Cafe & Deli'de kahve ve tatlı keyfi yaptık. Alman pastalarının ne kadar meşhur olduğunu bilmeyen yok sanırım zaten. Gelir gelmez yememek olmazdı. 

*Neukölln

 

Mila ve Rick akşam bizim için ev tarzı barbekü hazırlamak istedikleri için akşam yemeği için eve döndük. İnce uzun formda üste etlerin konacağı, altta da minik tepsilerin olduğu ve içlerinde sebze, peynir gibi şeylerin pişirilebildiği oldukça kullanışlı masa üstü bir barbeküydü. Buralarda bulursak aynısından alasım var :) Yanına da tanesi 0,40 Eurodan biralarımızı içince insanın bir de Türkiye'deki fiyatlara içesi gelmiyor değil. Bira sudan ucuz, abartmıyorum. Zaten neredeyse her yerde suyu musluktan içebildikleri için dışarıdan su alımı pek olmuyor. O nedenle su gerçekten de biradan da daha az rağbet gördüğünden biradan daha pahalıya satılıyor. Bu içimizi kan ağlatan bilgiyi de verdikten sonra gelelim ertesi günümüze. 

 

17 Şubat sabahı evde kahvaltımızı yaptıktan sonra 12:00'daki Free Walking Tour'a katılmak üzere evin yakınından S41 trenine bindik, Südkreuz durağında inip S2 trenine aktardık ve Brandenburger Tor durağında indik. Burası Mitte Bölgesi olarak geçiyor. Free Walking Tour haftanın her günü Branderburg Gate meydanındaki Starbucks'ın önünden 10:00, 11:00, 12:00 ve 14:00 saatlerinde başlıyor. Yaklaşık olarak 3 saat sürüyor. Kırmızı şemsiyeliler rehber, onları bulman yeterli.

 

Tur, zaten buluşma bölgesi de olan ve Berlin şehrinin sembollerinden olan Brandenburg Kapısı (Brandenburger Tor) hakkında bilgilendirme ile başlıyor. Kapının inşasına 1788 yılında başlanmış ve 1791 yılında kraliyet ailesinin geçişini sağlamak amacıyla  kullanıma açılmış. 12 sütun üzerine yapılan kapının 5 aralığı var ve o dönemde halk yalnızca ilk iki kapıdan geçebilme hakkına sahipmiş. Orta kapı yalnızca kraliyet ailesine aitmiş. 2. Dünya Savaşında ise Naziler kapıyı bir simge haline getirmişler. Saldırılar nedeniyle sürekli tahrip olan kapı defalarca onarım görmüş. Savaş sonunda Almanya'nın Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılması ile kapı iki taraflı kullanıma kapanmış. Duvarlar yıkılıp, yeniden birleşme olduktan sonra 22 Aralık 1989'da kapı halkın ziyaretine açılmış. Bu nedenle kapı birleşmeyi sembolize eden yapıtlardan bir tanesi aslında.

*Brandenburger Tor

 

Turun 2. ziyareti Yahudi anıtına yapılıyor. Nazi döneminde katledilen Avrupalı Yahudileri anma amaçlı Peter Eisenman'ın taslağı doğrultusunda Alman Parlamentosu onayıyla 2003 yılında inşasına başlanmış, 2005 yılında halka açılmış. Anıt 19.000 metrekare alanda ve 2.711 beton blok içeriyor. Betonlar alçaktan başlayıp gittikçe yükseliyorlar ve insan uzunluğunun çok üstünde uzunluklara ulaşıyorlar. Tur rehberimiz, anıtı gezmemiz için verdiği sürenin ardından grup tekrar bir araya geldiğinde gezerken ne hissettiğimizi sordu. Çok kötü hissettirdiği kesin ama en doğru cevap ve belkide anıtın tasarımının odaklanıldığı ana tema yine kendisinden geldi; "her bir bloğun ardından hiç beklemediğiniz anda birinin çıkıyor olması". Gerçekten de öyleydi, ne zaman ilerlesem ya da sağa / sola dönmek istesem biriyle burun buruna, bazen de çarpışma eşiğine geldim. Üstelik biz bunu sadece 5 dakika kadar yaşadık. Tüm hayatı boyunca bu duyguyla yaşamış ve bir çoğu hayatını kaybetmiş bu insanların hayatlarının bedelini kim ödedi hiç bilmiyorum.

*Yahudi Soykırımını Anma Anıtı

 

Anıtla ilgili ek bir bilgi daha; blokların üzerine oturulması çok sorun edilmiyor ancak ayak basmak, üzerinde durmak ve birinden öbürüne atlamak kesinlikle yasak. Bunu saygısızlık olarak görüyorlar, ki bence çok anlaşılabilir.  Tur rehberimiz "İnanın bana güvenlik tarafından Almanca uyarılmak istemezsiniz" dedi. Gerçekten de Almanca olarak hiç bir konuda uyarılmak istemem sanırım. Düşüncesi bile tüyler ürpertici. O nedenle bu bilginin aklında olmasında fayda var. 

 

Yahudi anıtından sonra Hitlerin öldüğü yere gidiliyor. Tur rehberimiz "Şu ana kadar savaş ve anıtla ilgili çok canınızı sıktım biliyorum ama iyi bir haberim var Hitler'in öldüğü yere gidiyoruz" diyerek götürdü hatta bizi :) Gerçekten moral bozucu anıttan sonra harika bir haberdi bu. 

 

Adolf Hitler 30 Nisan 1945'te yer altı sığınağı Führerbunker'de eşi Eva Braun ile birlikte siyanür alarak intihar ediyor. Ancak Hitler siyanürün üzerine garanti olması açısından bir de kendini vuruyor. Hitler'in daha önceden vermiş olduğu talimatlar ile cesetler sığınağın acil çıkış kapısından çıkarılarak yakınlardaki Reichskanzlei'nin bahçesinde petrol dökülerek ateşe veriliyor.

 

Sığınak günümüzde Neonazilerin ziyaret yerine dönüşmemesi için ziyarete kapanmış ve toprağın altında bırakılmıştır. Bizim Hitlerin öldüğü yer olarak gezdiğimiz yer ise şu anda otopark olarak kullanılıyor. Kısacası Hitler'i anabileceğin bir anıt yok, ki olması gereken de bu zaten sanırım.

 

Buradan sonra Rohwedder - Haus; yani 1935 -1936 yılları arasında Nazi Hermann Göring başkanlığındaki Alman Havacılık Bakanlığı'na ev sahipliği yapmak üzere inşa edilmiş binayı ziyaret ettik. Bina Doğu Almaya sırasında Bakanlıklar Evi (Haus der Ministerien) olarak biliniyormuş. 1999 yılından itibaren ise Alman Maliye Bakanlığı olarak kullanılmakta. Bina büyüklüğü ve keskin hatları ile en bilinen Nazi mimari örneklerinden.

*Rohwedder - Haus

 

20 dakikalık yeme / içme ve ihtiyaç molasının ardından Berlin duvarının bir kısmını ziyaret ettik. Şehrin belli yerlerinde simgesel olarak duvarların bir kısmı hala tutuluyor. Ancak en bilinen, geniş olan ve en çok ziyaret edilen hali East Side Gallery olarak adlandırılan kısmıdır.

*Berlin Duvarı

*Sağ alt karedeki fotoğraf Berlin Duvarı'nın daha önceden geçtiği yerleri temsil etmektedir.

 

Ardından Check Point Charlie (Charlie Kontrol Noktası)'nı ziyaret ettik. Check Point Charlie; 3 ana bölgeye ayrılmış Batı Berlin şehrinin Amerikan, İngiliz, Fransız noktalarının kesiştiği ve Doğu Berlin sınırına geçildiği noktaymış soğuk savaş yıllarının sembolü olmuş yerlerden biriymiş. Ancak tur rehberinin belirttiğine göre; Check Point Charlie'nin normalde burada olmadığı, sadece Amerikan bölümünde bulanan giriş tabelasının orijinal olduğu yönünde.

 

Bir diğer durağımız Gendarmenmarkt meydanında yer alan, 1818 - 1821 yılları arasında Schauspielhaus ismiyle tiyatro salonu olarak inşa edilmiş, 2. Dünya Savaşı sonrası konser salonu olarak kullanılmaya başlanmış ve 1994 yılı itibariyle Konzerthaus ismini almış konser binası oldu. 

*Konzerthaus / Gendarmenmarkt

 

Turun son durağı 1933 yılının Nazi Almanya'sında kitapların yakıldığı Bebelplatz (Bebel Meydanı) oldu. O dönem ki hükumete muhalefet olarak görülen toplamda 94 yazarın kitapları yakılmış. Humboldt Üniversitesi'nin de bulunduğu bu meydanda (bu üniversitenin fakültelerinden birinin olduğu bina eskiden kraliyet kütüphanesi imiş, kitapların  bu meydanda yakılmasının sebebi de budur) yerin altına bu trajediyi hatırlatmak amaçlı boş rafların olduğu bir kütüphane anıtı yapılmış. Görselini aşağıda paylaşıyorum ancak ışık çok yansıdığından belirgin bir fotoğraf olamadı maalesef.

*Bebelplatz

*Boş raflı kütüphane anıtı

 

Turun bitmesiyle işten çıkan Rick ile buluştuk ve Cury One isimli şehrin bir çok yerinde olan fast food zincirinde , sosis, patates ve bira yaptık. Öğrendiğim en tatlı bilgilerden biri de şehrin sokaklarında, her bir yerinde alkolle gezebildiğin oldu (ölçüsünü bildikten sonra bu özgürlüğün olması başka bir medeniyet seviyesi bence). Hatta metrolarda "akolle binmeyin" yazmasına rağmen (ki ben biramı bitiremeyince bindim) Rick şöyle bir şey söyledi; herkes elinde alkolüyle biniyormuş. Hatta özellikle iş çıkışlarında çok rastlanan bir durummuş. Sorun çıkarmadığın sürece hiç bir güvenlik görevlisi elinde alkol olduğu gerekçesiyle seni metrodan indirmez ve elindekini attırmazmış.

*Spandauer Vorstadt, Mitte

*Spandauer Vorstadt, Mitte

*Spandauer Vorstadt, Mitte

*Spandauer Vorstadt, Mitte

*Spandauer Vorstadt, Mitte

 

Üçümüz Mila'nın çalıştığı otele gidip lobi / bar kısmında biraz takıldıktan sonra Mila'yı da alıp daha Berlin'e gelmeden gitmek için istek yaptığım House of Small Wonder isimli Japon restoranına gittik. 

*House of Small Wonder

 

18 Şubat sabahına Kreuzberg'de tam da benim sevdiğim gibi tatlı bir hispter kafede kahvaltıyla başladık. Üstelik adı da tam benlik; Five Elephant. Kahvaltının ardından East Side Gallery'ye gittik. East Side Gallery yukarıda da bahsettiğim gibi Berlin Duvarı'nın Mühlenstraße boyunca uzanan 1,3 km uzunluğunda bir parçasıdır. 1990 yılında dünyanın çeşitli yerlerinden gelen ressamların yaptığı resimlerle dünyanın en büyük açık hava galerilerinden birine dönüşmüştür. Duvar artık bir nevi özgürlüğü temsil etse de ve renkli halleriyle özellikle fotoğrafsal anlamda çok ilgi çeken bir yer olsa da insan gezerken asıl amacını düşünüp kendisini kötü hissetmekten geri kalmıyor değil. 

*18 Şubat Kreuzberg sabahı

*East Side Gallery

*East Side Gallery

 

East Side Gallery'den sonra Revaler Straße'deki Raw Flohmarkt'a gittik. Burası bizce Berlin'de kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri. Bit pazarı olarak geçen bu bölge hem uygun fiyata parçaların bulunabileceği bir bit pazarı hem de barların bulunduğu ve her yerin grafiti ile kaplı olduğu oldukça alternatif bir bölge. Yani aslında bölgeymiş. Çünkü biz gittiğimizde bomboştu, bir kaç mekan açıktı sadece. Yine de böyle marjinal bir ortam gördüğümüze memnun bir şekilde dolaştık boşta olsa. Akşamları, hafta sonları ve özellikle yaz mevsiminde oldukça canlı ve güzel bir ortamı olduğunu tahmin ediyoruz. Bir kez de yazın geliriz artık n'apalım :)

*Raw Flohmarkt / Revaler Straße

 

Buradan sonraki planımız Reichstag Dome'a gitmekti ve önce yürüyerek yolumuzun üzerindeki Hauptbahnhof İstasyonu'na girdik. Sanırım favori istasyonumu buldum :) Oldukça büyük, tamamen camekanlarla kaplı güzel bir mimariye sahip, içerisinde aradığın her şeyi bulabileceğin mağaza ve kafelerin olduğu, bir yere gitmesen bile gelip takılmak isteyebileceğin harika bir istasyon bana göre. Çok sevince anısı olması için her seyahatte geleneksel olarak kendimize attığımız kartı da buradan yazıp postaladık. Bakalım bekliyoruz hala bize kavuşmasını :)

Edit: Kartımız 13 Mart'ta geldi :)

*Berlin Hauptbahnhof İstasyonu

 

Reichstag Dome'da; yani Alman Parlamento binasının ortasında yer alan ve turistik ziyarete açık olan kubbesinden şehre 360 derecelik bir manzarayla bakabilmek için bir gün önce sitelerinden yapmış olduğumuz bir rezervasyonumuz vardı. Çok talep olduğundan böyle bir sistem bulmuşlar, ziyaret ücretsiz olmasına rağmen ya web sitelerinden ya da yakınlarındaki acenteden rezervasyon saati almak gerekiyor. Biz de bir gün önce web sitelerinden saat 13:30'a rezervasyon yaptırmıştık aslında ve tam saatinde oradaydık. Girişteki görevliye bize gelen maili gösterdik ve bize mailin onaylanma maili olmadığını sadece istek yaptığımızı ve isteğin değerlendirileceğini belirten bir mail olduğunu söyledi. Hatta bu onaylanma sürecinin 10 gün kadar sürdüğünü söyledi! Söylediği hiç bir şey bir mantığa oturmuyordu tabi. Birincisi madem 10 gün sürüyor, bize ertesi gün saat 13:30'a nasıl rezervasyon veriyor? İkincisi kim bizim 10 gün orada olacağımızı garanti etti, turistiz yahu biz? Hadi onu geçtim birinci soruma geri dönmek istiyorum! 10 gün sonra onay vereceğin rezervasyon için bir gün sonrasına neden saat verirsin? Hani Almanlar kuralcılar vs idi? Bu nasıl kural? Kafamda deli sorular. Neyse, durumu anlamasak da yapacak bir şey olmadığından kabullendik ve bu sefer ertesi güne rezervasyon yaptırmak üzere direk acenteye gittik ve ertesi gün sabah saat 10:30'a saatimizi aldık. Peki ertesi gün girebildik mi? Tabi ki giremedik! Neden mi giremedik? Onu da ertesi güne geçtiğimde aşağı da anlatacağım :) Okumaya devam hadi bakalım.

*Reichstag Dome

 

Reicstag'a giremeyince kös kös geri dönerekten yemek yemek üzere Mitte Bölgesindeki Beets and Roots'a gittik. Burası kasede veya dürüm olarak sipariş edebileceğin sağlıklı yemek konseptinde güzel bir kafeydi ve yürürken tamamen tesadüfen bulduk. Hatta yemek siparişini verdikten sonra siparişine Madonna, Beyonce gibi isimler veriyorlar hazır olduğunda seni bu isimlerle çağırıyorlar :) 

 

Sonra yeniden Hauptbahnhof'tan alışveriş bölgesi olan Alexanderplatz'a gitmek üzere S-Bahn'a bindik ve bu bölgede biraz dolaştık. Aradığın bir çok markayı bulabileceğin güzel bir alışveriş bölgesi olduğundan, hem de avm değilde sokaklarda gezebileceğinden alışveriş yapmak isteyenler için güzel bir alternatif bence.

 

Alexanderplazt bölgesini dolaştıktan sonra 200 nolu otobüse binip Potsdame Platz'a geldik. Buranın mimarisine tek kelimeye ba-yıl-dık!! Potsdame meydanı bir zamanlar şehrin en hareketli bölgelerinden biriyken duvarın ülkeyi ikiye bölmesiyle yıllarca kullanılamamış. Yeniden birleşme sonrasında ise en büyük kentsel tasarım projesi olarak yeniden inşa edilmiş ve ortaya harika bir tasarım çıkmış. Sembolik anlamı da büyük o nedenle. Biz de burayı çok sevince hem de biraz yorulup üşüyünce buradaki The Barn isimli kahveciye oturduk. Tabii ki yine pek tatlı bir yerdi. 

 

*Potsdame Platz

*The Barn Coffee / Potsdame Platz

 

Kahvelerimizi içtikten sonra en iyi döner Almanya'da yenir laflarının doğruluğunu görmek için Berlin'deki en meşhur dönerci olan Mustafa's Gemüse Kebap'ta tam 40 dakika sıra bekledik. Şu hiç benlik bir hareket değil bu arada. Sonuç olarak; evet güzel, hem göz hem karın doyurucu bir büyüklükte bir dürüm yedik ama o suratsızlıklarına değer mi 40 dakika sıra beklemek bilemiyorum. Her milletten insanın 40 dakika boyunca sıra beklediği bir işletmenin daha pozitif bir izlenim vermesini beklemenin nesi yanlış?

 

Neyse, kebaplarımızı da mideye indirdikten sonra evimizin olduğu mahalleye dönüp Rotbart isimli bara gittik. Oldukça hoş bir atmosferi olan, mum ışıklarıyla aydınlatılmış harika, sıcacık bir mekandı. Çok keyifli sohbetli bir akşam geçirdik.

*Rotbart

 

19 Şubat sabahına 10:30'daki Reichstag Dome rezervasyonumuza yetişmek için kahvaltı dahi yapmadan başladık. Hatırlarsan bu sefer bir önceki gün rezervasyonumuzu direk acenteden yaptırmıştık. Rezervasyon sırasında tüm kimlik bilgilerimizi aldılar ve sisteme girdiler, bilgilendirici olması açısından da elimize yeşil bir kağıt tutuşturdular. Bu kağıtta aynı zamanda rezervasyon kodumuz da yazıyor. Neyse, sabah evden çıkıp otobüse bindiğimizde fark ettim ki ben o yeşil kağıdı evde unutmuşum. Ama bunun problem olacağını hiç düşünmedik çünkü zaten her türlü bilgimizi sisteme kaydettiler dediğim gibi.

 

Sonuç; sorun oldu! Kapıdaki adamlar bizi sistemde bulamadılar! Acenteye geri gittik, onlar da yapabilecekleri bir şey olmadığını, başka bir saate yeni bir rezervasyon oluşturabileceklerini söylediler. Kısacası olay şu; sistem bizi bir şekilde kaydetmemiş ve kapıdaki adamlar bizim isimlerimizi listede göremediler. Yeşil kağıt yanımızda olsaydı bakın biz kaydettirdik ama sizin sisteminizde sorun var, suç sizin diyebilecektik. Ama kağıt yanımızda olmadığı için ispatlayamadık ve giremedik. 2 gündür türlü saçmalıklar yüzünden giremeyince yeni bir saat falan almak istemedik ve başlarız Reichstag'ına deyip acıkan karnımızı doyurmaya gittik. Bir de Alman olacaklar. Şunu biz yapsak Türk işi derler.

 

Kısacası buraya illa çıkmak istiyorum diyorsan ya seyahatten en az 10 gün önce web sitelerinden rezervasyon yap ve gelen mailin onaylanma maili olduğundan emin ol, ya da bir gün önceden direk acenteden rezervasyon yaptır ve o yeşil kağıdı unutma!

Neyse, çıkabilenler çıkamayanlara anlatsın, biz pes ettik zira.

 

Yakınlarda güzel bir kahvaltıcı arayışına girdik Steel Vintage Bikes isimli bisiklet konseptli ve aynı zamanda bisiklet malzemeleri satan, kahvaltısı da oldukça başarılı bir mekan bulduk.

*Steel Vintage Bikes

 

Kahvaltının ardından sıra müze gezisindeydi. Pergamon (Bergama) ve Neues (Yeni) müzelerini gezdik. Bu iki müze Berlin'deki müzeler adasında bulunan 5 müzeden ikisiydi. Bergama Müzesi'nde Bergama Zeus Sunağı, Milet'in Market Kapısı, İştar Kapısı ve Mshatta Alınlığı gibi yapılara ait eserlerin yanı sıra Bergama Athena Tapınağının Girişi (bu kısım restorasyonda olduğundan biz göremedik), Bergama'dan Athena Heykeli, Halep Odası ve İznik Çinisi ve halılarından da örnekler vardır. Müzenin yapımına 1910 yılında başlanmış ve 1930 yılında ziyarete açılmış.

*(Pergamon) Bergama Müzesi

 

Neues Müzesi'nde ise Antik Mısır Medeniyeti ağırlıklı olmak üzere Antik dönemin eserleri sergilenmekte. 1843 yılında başlayıp 1855 yılında tamamlanan müze, İkinci Dünya Savaşı sırasında hava bombardımanından zarar görmesin diye kapatılmış, daha sonra da Doğu Almanya sınırları içerisinde kalmış. Müzenin yeniden açılması 1989 yılında duvarın yıkılmasıyla gündeme gelmiş, ancak restorasyon işleri 2003 yılında başlamış ve 2009 yılında tamamlanmış.

*Neues Müzesi

 

İki müzenin toplam ziyareti (tabi bu kişiden kişiye değişebilir bir şey olmakla birlikte) 4- 4 buçuk saat civarı. 


Müzelerden sonra acıkmış karnımızı doyurmak üzere ve aslında iki gündür gitmek istediğimiz Markthalle Neun'a gittik. Markthalle küçük dükkanların ve yemek yeme yerlerinin olduğu Kreuzberg bölgesinde kapalı bir alan. Aslında buraya ısrarla gitmek istememizin sebebi Bolonya'da da benzer konseptli bir yere gitmiş olmamız ve çok sevmemiz. Markthalle da gerçekten çok tatlıydı. Biz gittiğimizde artık akşam olmuştu ve bir çok yer ufak ufak kapamaya başlamıştı ama yine de çok beğendik. Daha canlı halinin çok daha güzel olacağı kanısındayız. Markthalle'da Mani in Pasta isimli bir İtalyan kafesinde makarna ve şarap ısmarladık ve oldukça başarılıydı. Bu arada Markthalle'ye girmeden önce kar yağmaya başladı :)

*Markthalle

*Mani in Pasta

 

Makthalle'den çıktıktan sonra yine aynı bölgedeki Mano Cafe'ye gittik. Aşırı tatlı bir mekan. Cam kenarlarındaki minderli oturma köşeleri ile çok samimi bir ortamı vardı. Hatta bir bölümüne ahşap bir merdiven ekleyip aynı şekilde oturma köşesi yaptıkları bir de asma köşe eklemişler. Sanırım orayı kapsam tüm gün kalkmam :) Bu arada hem kahve hem alkol konseptli bir yer. O nedenle aşağıda her iki bölüme de ekleyeceğim.

Mano'da Rick ve Mila ile beraberdik. Bu güzel ortamın tadını beraber çıkardıktan sonra benim sushi krizim nedeniyle yine yakınlardaki IIU the Asian Fusion Food'a gittik. 

*Mano Cafe

 

Eve dönüşü ise Berlkonig isimli -en kısa tabiriyle paylaşımlı Uber (sarı dolmuş gibi yani, tipi de öyleydi zira)- olarak tarif edebileceğim ama Mila ve Rick'in bu tanımın tam olarak karşılamadığını söyledikleri bir çeşit ulaşım aracı ile yaptık. Anlatmaya çalışayım sen kendi tarifini kendin yap en iyisi :) Uygulaması var, uygulamadan bulunduğun yere bir adet Berlkonig gelmesi için istek yapıyorsun (aynı Bitaksi ve Uber gibi aslında) ve bu isteği yaparken gideceğin yeri de seçiyorsun. Eğer araç senin bulunduğun bölgeden geçerek gitmek istediğin yöne doğru gidiyorsa senin çağrını kabul ediyor ve bulunduğun yere geliyor. Yine aynı Bitaksi ve Uber'deki gibi kaç dakika içinde orada olacağını ve araç bilgilerini görebiliyorsun. Sanıyorum bu arada istek yaparken kişi sayısı da belirtmen gerekiyor çünkü araç paylaşımlı olduğundan dolu gelebiliyor. Mesela biz binerken içeride bir kişi daha vardı. Bence sarı dolmuş tam tanımıydı ama neden beğenilmedi bilmiyorum. Hatta Türkiye'de Bidolmuş ismiyle aynı uygulamayı yapabilirsin :) Ay ben telif hakkını alayım hatta bu ismin nolur n'olmaz :)

 

20 Şubat sabahı evde kahvaltımızı yaptıktan sonra günlerdir denemek için çıldırdığım elektrikli scootera binmek üzere kendimizi dışarı attık. Bir kaç uygulama var deneyebileceğin, biz en sık gördüğümüz Lime'ı denedik. Müthiş eğlenceli, tam delirmelik. Şu aralar aklımdaki tek şey bundan bir tane edinmek olsa da bir yandan da nerede Türkiye'de bunu sürebileceğin düz yollar diye düşünüyorum. Bodrum bile uygun değil, düşün diğer şehirleri. Gerçi yedi tepeli İstanbul'da bile millet fıtı fıtı kullanıyor. Çok da imkansız değil sanki bir yandan. Neyse.

*Lime :)

 

Scooter denemesinin ardın Kreuzberg'de yürüyerek gezintiye çıktık. Baya bir yürüdük. Yorulunca yine pek tatlı bir kahveci bulduk; Bonanza Coffee. Özellikle binası çok güzeldi. Kahve tatlı takviyesinden sonra yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam ettik. Akşama doğru karnımız acıkınca, Rick'te bize katıldı ve Pho isimli Vietnam restoranına gittik. 

*Kreuzberg

*Bonanza Coffee

*Bonanza Coffee binası

*Kreuzberg

*Kreuzberg - mişmişiz, müşmüşüz, mişmüşler..

 

En sevdiğim şeylerden biri de (eskiden beri çok ilgiliyim ama şuan biraz da işim gereği daha da ilgiliyim) bulunduğum şehirdeki tasarım dükkanlarının olduğu bölgeleri gezmek. Berlin'de de bu bölge Friedrichshain Bölgesi. Tam anlamıyla ba-yıl-dım. Sürekli serseri mayın gibi bir o dükkana bir bu dükkana koşturdum. Can ve Rick bir ara beni takip edemiyorlardı. Çünkü bir kaldırımdayken karşı kaldırımdaki bir dükkana gidiyorum. Sonra yine diğer taraftaki bir dükkana çığlıklar atarak koşuyorum falan. Resmen delirdim. Beni zaten böyle yerlere bırakın sonra da 3 gün sonra falan gelin alın. Öyle bir manyağım.  

*Friedrichshain'daki aşırı tatlı heykel :)

 

En son mutlu mesut çantamda çok beğenerek aldığım 3-5 parça minik bir kaç şeyle ve koşturmaktan yorulmuş halde tabii ki kendimizi yine bir kahveciye attık. Tres Cabezas isimli bu kahveci ortamdaki ışık seviyesi nedeniyle en az beğendiğim kahveci oldu ama kahveleri güzeldi, çok hakkını yemek istemem yine de.

 

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de bulunduğum şehirdeki güzel kokteyl mekanlarını keşfetmektir. Can sağ olsun harika bir mekan buldu. Burada da beni 3 gün bıraksanız gıkım çıkmaz, beni alın demem, öyle mutlu mesut sırıtık bir ifadeyle elimde kokteylimle otururum. Öyle bir yer yani nam-ı diğer Herr Lindemann. Mekanımı öveyim barmenlerimi bilmiyorum ama hepsi ayrı başarılıydı. Barmenler gerçekten ilgili ve bilgilerdi. Ben menüden seçemeyince nasıl kokteyllerden hoşlandığımı anlattım (ekşi tatlar favorim) ve ilk kokteylim henüz menüye eklemedikleri ama ismini Bitter me up olarak belirledikleri bir kokteyldi. Can Cody Maverick sipariş etti. Mila ve Rick'in de sonradan bize katılmasıyla ben bir kokteyl daha denemek istedim ve menüyü kurcaladım biraz ama sonra yine barmene gidip bana bir şey önermesini istedim. O da Gürke'yi önerdi. Menüden içindekilere baktım ve onu gördüğümü ama içinde "ayran" olması nedeniyle pek hevesli olmadığımı söyledim. Barmen bana "you never know" dedi :) Ben de o zaman sana güveniyorum ver bir Gürke dedim. Ayranlı bir kokteyle güzel diyeceğime inanmazdım ama gerçekten you never know ya! O saatten sonra ne verseler içerdim artık, cidden işlerini biliyorlardı.

 

Böylelikle, bu tatlı ortam, güzel sohbet ve harika kokteyllerle Berlin'de son gecemizi geçirmiş olduk. Umarım son değildir tabi :)

*Herr Lindemann Cocktail Bar

*Herr Lindemann Cocktail Bar - Rick, Mila, Can & ben :)

 

21 Şubat Berlin'de son sabahımıza  Bichou isimli pek tatlı bir Fransız kahvaltıcısında başladık. Güzel bir geziyi, güzel bir mekanda başlayıp bitirmenin huzuruyla kahvaltımızı yapıp, kahvelerimizi içtikten sonra havaalanına gitmek üzere metroya bindik.

*Bichou Bistro & Cafe

 

Tek cümleyle özetlemek gerekirse Berlin'e gidin! Yürürken her bir yanınızdan sürekli geçmişi, soğuk savaş dönemini yüzünüze vuran detaylarla dolu ama bir o kadar da sizi bugünde, anda hissettiren, iki dönemin dengesini bir şekilde kurmayı başarmış harika bir şehir Berlin. Bir daha gidilecekler listesinde. Umarım yine görüşürüz Berlin, hoşçakal.

*Berlin, dönüş, S45 treni

 

 

Detaylar;

 

Ulaşım:

 

Metro / Tren:

 

Berlin'de ulaşım S-Bahn (banliyö), U-Bahn (metro), tramvay ve otobüs ile sağlanmaktadır.

 

Biz Schönefeld Havalimanından 171 numaralı otobüse bindik direk Mila ve Rick'in evinin önünde indik.Metro ile ulaşım biraz daha hızlı ancak biz direk evin önünde inecek olmamızdan dolayı biraz daha uzun olmasını sorun etmedik. Bu otobüse kişi başı 3,60 Euro ödedik. Biletler otobüse binince direk şöförden alınabiliyor. 

 

Ertesi gün metro istasyonundaki aletlerden 7 günlük A-B Bölgesi bileti aldık. A-B Bölgesi neredeyse şehir içindeki tüm gidilecek bölgeleri kapsadığından oldukça yeterli. Bu bilet ile A-B Bölgesini kapsayan tüm ulaşım araçlarına binebiliyorsunuz. Bu biletin ücreti kişi başı 34 Euro. Biz o kadar çok metro ve otobüs kullandık ki (ki zaten oldukça büyük bir şehir olduğundan her yere yürümek çok zor) bu bileti hayli hayli çıkardık. Zaten bir biletin 2,80 Euro düşündüğünde en az 12 kere binersen bilet fiyatı çıkıyor. Biz neredeyse bir günde 5-6 araca bindik.

 

Avrupa'nın genelinde olduğu gibi burada da bilet gösterme veya turnike sistemi yok ancak hiç beklemediğin anlarda yapılan kontrollere karşı bilet almadan ulaşım aracı kullanmaya kalkma derim. 34 Euro'dan kaçarken daha fenasına tutulma :) Biz bir kontrole denk geldik örneğin.

 

Bileti aldıktan sonra kullanacağın zaman istasyonlarda ve otobüs içlerindeki makinelerden aktive etmen gerekiyor. Bizim gibi haftalık alırsan tek seferlik aktive etmen yeterli.

 

Bir ek bilgi daha; bizim havaalanımız C Bölgesinde olduğundan dönüşte kişi başı 1,70 Euro ödeyerek bağlantı bileti aldık ve dönüşümüzü S45 treni ile yaptık. 

 

Berlkonig: En kısa tanımıyla paylaşımlı uber. Telefona uygulamasını indirip bulunduğun yere çağrı yaptığın ulaşım aracı. Biz 1 kere kullandık ve oldukça rahat bir uygulama. 

 

Lime: Elektrikli scooter: 1 Euro açılış ücreti, daha sonra dakikası 25 cent. 

 

Müzeler:

 

Pergamon ve Neues Müzelerine beraber bilet alınca kişi başı 18 Euro ödeniyor.

 

Kahveciler:

 

-Kahveler ortalama 2 - 3,5 Euro arası-

-Link bulabildiklerimin linklerini ekledim, kafe / restoran isminin üzerine tıklayıp inceleyebilirsin-

 

Zuckerbaby Cafe and Deli : 4 kişi - 3 dilim tatlı / 3 kahve / 1 bitki çayı : 20 Euro 

Five Elephant: 2 kişi - 2 kahve, 1 dilim tart, 1 kruvasan, 1 bagel: 15 Euro 

The Barn: 2 kişi - 2 kahve, 1 kek: 11 Euro. Kahvecideki en tatlı ayrıntılardan biri de bir köşeye ücretsiz bir şekilde arıtılmış su alabileceğin ve güzel cam bardakların da konduğu bir alan yaratmış olmaları.

Mano Cafe: Hem kahve hem alkol konseptli bir yer. Biz alkol aldık ancak kahveler her yerde olduğu gibi burada da aynı fiyat aralığında. Mekan çok tatlı olduğu için denenebilir :)

Bonanza Coffee: 2 kişi - 2 kahve, 1 tatlı:12 Euro

Tres Cabezas: 3 kişi - 3 kahve: 9 Euro 

 

Yeme / İçme:

 

House of Small Wonder : 4 kişi - 86,50 Euro. Bu fiyata iki adet başlangıç, 4 adet ana yemek, 4 alkol dahil.

Beets and Roots: 2 kişi - 2 farklı dürüm, 1 kahve, 1 portakal suyu: 17,20 Euro 

Mustafa's Gemüse Kebap: 2 dürüm, 2 ayran:13 Euro. Bu arada yalnızca tavuk eti var.

Steel Vintage Bikes: 2 kişi - 2 siyah çay, 1 porsiyon pancake, 1 porsiyon soslu fasülyeli yumurta, 1 porsiyon fransız tost: 35 Euro 

Markthalle / Mani in Pasta: 2 kişi - 2 makarna 2 kadeh şarap: 23 Euro

IIU the Asian Fusion Food: 2 kişi - 1 sushi tabağı, 1 başlangıç, 1 bira, 1 şarap: 15 Euro

Pho: Vietnam mutfağı / 2 kişi - 1 etli noodle çorba, 1 ördek eti, 1 edamame, 2 bira: 25 Euro civarı

Bichou Bistro & Cafe: Fransız kahvaltı mekanı: 1 sandviç, 1 tarçınlı tatlı, 1 reçelli minik kahvaltı tabağı, 2 kahve: 12 Euro

 

Bar:

 

Rotbart: 2 kişiydik, toplam hesabı ve kaç bira içildiğini hatırlamıyorum ama ev yapımı biralarından içtik ve adet 2,5 Euro

Mano Cafe: Hem kahve hem akol konseptli bir yer. Biralar her yerdeki fiyat aralığında 2-3 Euro

Herr Lindemann Cocktail Bar: Kokteyl bar. Kokteyller 10-11 Euro hep

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload