Büyükada haftasonu

24.04.2016

Nisan ayında Can'ın doğum günü olması sebebiyle geçen hafta sonuna adada geçireceğimiz küçük çapta bir gezi ayarladım. Hediye olarak herhangi bir obje satın almaktansa, beraber bir şeyler paylaşabileceğimiz organizasyonları tercih ediyorum. Bu şekilde birbirimize dair biriktirdiğimiz şeyler nesneler değil, anılarımız oluyor. İhtiyacı olduğunu veya beğenebileceğini düşündüğüm şeyleri herhangi sıradan bir günde almayı tercih ediyorum. 

 

Sonuç olarak baş başa bir hafta sonu geçirelim diye, yolda vakit kaybetmeden tatil yapabileceğimiz, İstanbul'a en yakın yerlerden biri olan Büyükada'da karar kıldım. Daha önce otelde kalmayı çok sevmediğimizi ve gittiğimiz yerlerde airbnb aracılığıyla ev kiraladığımızdan bahsetmiştim. Nedense bu sefer gayet şaşkın bir insan olan ben, adanın birbirinden güzel sokaklarında, birbirinden güzel ve zevkli döşenmiş kiralık evler olmasına rağmen gittim otel ayarladım. Bu şaşkınlığımın nedeni henüz bilinmiyor! Sanırım 1 gece kalacağımız için değerlendirme kapsamına almadım diye düşünüyorum ama bu kısa tatilde bir kez daha anladık ki ev candır :) Bir daha ki ada ziyaretimiz sanırım sırf o evlerde kalmak için olacak. 

*bir tanesi benim dileğim

 

Ada seyahatimizi anlatmadan önce adanın tarihinden çok kısa bahsetmek istiyorum. Aslında şuan çok severek gezdiğimiz ve evlerine bayıldığımız bu adanın tarihi pek de iç açıcı değil. Roma devrinden Bizans devrinin sonrasına kadar asillerin, prenslerin ve birçok Bizans imparator ve imparatoriçelerinin sürgün edilerek, çeşitli işkenceler ile öldürüldükleri bir yermiş. Bu nedenle Büyükada ve diğer adalar uzun yıllar dünyada da en yaygın bilinen şekliyle "Prens Adaları" olarak adlandırılmış. 

 

Büyükada'nın günümüze kadar kalıntı ve izleri ulaşabilmiş tarihi yapıların hemen hemen hepsi dini yapılardır. Bunların en ünlüleri "Kadınlar Manastırı (Aya Irini)", "Ayios Nikalaos Manastırı", "Hiristos Manastarı" ve yüce tepedeki "Ayios Yeorios(Aya Yorgi)" manastırıdır. Büyükada'nın günümüze hiç bir izi ulaşmayan tarihi yapıları ise; Bizans döneminde inşa edilen üç kale (Pirgos), hapishane, liman ve Karye köyüdür.

 

1. Dünya Savaşı ve Cumhuriyet sonrasında Rum halkını kaybeden Büyükada'daki canlılık 1930'lara kadar büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak, 1940'lı yıllara doğru, Cumhuriyet dönemi devlet ileri gelenlerinin ve yüksek bürokrasinin, varlıklı kesimlerin rağbet ettiği bir sayfiye yeri olma özelliğini yeniden kazanmış ve bu sayede Büyükada, bu dönemde yeni köşklere, özenli ve zevkli yapılarla süslenmiştir. Adanın benim en sevdiğim özelliklerinden biri de motorlu araçların yasak olmasıdır.

 

Bu çok kısa tarihi bilginin ardından gelelim bizim gezimize:

 

Cumartesi sabahı Kabataş'tan Adalar vapura bindik. Şansımıza hava da çok güzeldi ve vapurun dışarı kısmında zor da olsa yer bulduk. Vapur, İstanbul'a dair en sevdiğim şeylerden biri; özellikle hava güzelse ve dışarı kısmında oturabiliyorsam. Suyun üzerinde olmak bana hep huzur veriyor. Özellikle İstanbul'un kalabalığında bu o kadar ihtiyaç duyulan bir şey ki, bazen çok bunaldığım zamanlarda vapuru terapi seansı olarak kullandığım bile olmuştur. Şehir hatlarında sadece 20 dakika süren bu seans, neyse ki Adalar'a giderken 1 buçuk saat sürdü ve daha adaya varmadan ihtiyaç duyulan huzura kavuşulmuş oldu.

*vapur

 

Adaya varınca önce otele uğrayıp eşyalarımızı bıraktık ve sonrasında Aya Yorgi tepesine tırmanışa başladık. Aya Yorgi manastırına giden yokuşu çıkarken, yukarıda tutacağın dileğinin gerçekleşmesi için yol boyunca hiç konuşulmaması gerektiği yönünde bir batıl inanç varmış. Tabi ben bu bilgiyi ada seyahatinden sonra öğrendiğim için bütün yol Can'la bıcır bıcır konuştum.

*Aya Yorgi tepesi

*Can'ın ağaçtan topladığı erikler

 

Sonunda tepeye vardığımızda, tüm o tırmandığımız yokuşlara değen harika bir manzara karşıladı bizi. Kayaların üzerine bir süre oturup  bu manzaranın ve huzurun tadını çıkardık. Daha sonra kiliseyi gezdik ve tepedeki kafede akşamüstü biralarımızı içtik. Sonuçta yukarı güç bela tırmandıktan sonra manzaranın ne kadar tadını çıkarabilirsen kar.

 

Son olarak da yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşün ardından merkezdeki restoranlardan birinde bir ada klasiği olan rakı-balık keyfi ile Cumartesi akşamımızı sonlandırdık.

*hayata..

 

Pazar sabahında ise otelde güzel bir kahvaltıyla başladıktan sonra neredeyse tüm öğlenimizi, benim hayalimdeki küçük, tatlı ve sakin koyu aramakla geçirdik. Ama tabi ki her yer özelleştirildiği için böyle bir koy bulamadık. O nedenle bende yaklaşık bir saatimi "İnsan adada bile kumlara serilip, kahvesini yudumlarken deniz sesiyle kitap okuyacağı bir yer bulamazsa nerede bulur?" şeklinde söylenerek geçirdim. Bu arada evet Pazar günüyle ilgili tek fantastik hayalim buydu. Ama bu hayalimi gerçekleştiremeyeceğimi anlayınca, bari vapurla Bostancı'ya geçip Caddebostan sahilde çimlere yayılıp kitap okuyalım fikrini ortaya attım. Fikrim onaylanınca kendimizi ilk vapurla Caddebostan'ın çimlerine attık. Aslında çimlerinin bir köşesine demek daha doğru olur. Zira tüm İstanbul bizimle aynı şeyi düşünmüş olmalı ki santimetre kareye 10 insan düşüyordu.

*otel kahvaltımız

*en tatlı gezgin

*otelden ayrılmadan şarap keyfi

 

Can'ın 30. yaş hafta sonu bu şekilde sonlanmış oldu. 3'lü sayılara başlarken hala çocuk kalan bir ruhumuz olduğuna bir kez daha mutlu olduk.

 

Bu yazıyı da Can'a hitaben bitireyim; iyi ki doğdun sevgilim :)

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload