Ara
  • 5letterstory

Slovenya gezi notları

Slovenya bloga eklemek için en heyecan duyduğum ülkelerden biri. Hakkında hep çok güzel şeyler duydum ve yemyeşil doğasına daha gitmeden fotoğraflardan aşık oldum. Slovenya’yı bizim için bu kadar güzel yapan unsurlardan biri de bir süre İstanbul’da yaşayan ve burada tanışıp çok sevdiğimiz Sloven arkadaşımız Anica’yı ziyaret edecek olmamızdı. Sağ olsun kendisi de bize harika bir karşılama hazırlamış, artık istesek de Slovenya’yı unutamayız :)


Daha önceki gezi yazılarımı da okuduysan zaten biliyorsundur, Can ve benim yurtdışı seyahatlerimiz mutlaka bazen minik minik, bazen kalp krizlik maceralarla başlar. Henüz olaysız bir gezi yaşamadık sanırım. Büyük konuşmak istemem ama Slovenya’daki ilk gecemizin üzerine başka ne yaşayabiliriz bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Teşekkürler.


Hazırsak başlıyorum.


Normalde bizim maceralar ya İstanbul’dan çıkamadan ya da uçaktan inemeden gerçekleşir. Bu sefer 6 Ekim Cuma akşamı Ljubljana’ya inip, pasaporttan geçip Anica ve Borut (Borut Anica’nın yakın arkadaşlarından ve Anica’ya İstanbul ziyaretinde bir akşam tanışmıştık) ile buluşunca her şeyi sorunsuz atlattık sandık. Ama asıl sürpriz için bazen beklemek gerekir.


Bizi arabayla havaalanından aldılar ve önce minik bir kafe-bara gidip muhabbet edip bir şeyler içtik. Sonrasında Ljubljana şehir merkezine gidip nehir kenarında yürüdük. Bu sırada o hafta İskoçların maçı olduğundan 6000 etekli İskoç erkek şehirdeydi. Seyahat boyu adeta bir bacak şöleni yaşadık.

*Şu fotoğrafta birkaç İskoç yakalamışım

*Ljubljana Kalesi

*Ljubljana şehir merkezinden


Akşam yemeğini Cantina Mexicana’da yedik. Sonrasında nehir kenarında biraz daha turlayıp eve geçmeye karar verdik. Anica Zuzemberk, Dolenjska adı verilen şehir merkezine 45 dakika mesafede bulunan bir köyde yaşıyor. Bu arada köy deyince aklına bizim köylerimiz gelmesin tabi, daha masalsı bir şeyler gelsin. Neyse, biz de dedik çok gece yarısına kalmadan eve geçelim, malum hem yol uzun, hem yorgunuz, hem ertesi gün erken kalkacağız falan. Anica arabayı sürüyor, Can önde yanında oturuyor, ben de arkaya kuruldum ve kısa süre sonra uyuya kaldım.


Nasıl mı uyandım? Kafamın sol tarafını 2 kere çok sert bir şekilde cama çarparak. Dahası var. Ben kafamı çarparken bir yandan da araba bilmediğim bir boşluğa sürükleniyor. Ben tabi hem uyku sersemi hem de kafamdaki korkunç acıyla kafamda deli senaryolar üretiyorum haliyle. Peki, benim beynimden birbirinden korkunç senaryolar geçerken Can’ın ben panik olmayım ve rahatlayım diye kurduğu cümleye kaç puan? : “Baby, don’t worry we crashed a bear” !!!! Ayıya çarpmışız, rahatlayacakmışım. Oldu.


Peki ben ne yaptım? Rahatladım. Şaka yapmıyorum. Beynimden öyle kötü senaryolar geçiyordu ki, sanki yıllardır her gün bir ayıya çarpıyormuşçasına rahatladım!!


Bu sırada sürüklendik dediğim yer de tarlaymış. Sonuç olarak olay şu; hava zifiri karanlık ve sisli, köy yolundayız. Sakin sakin giderken sol taraftaki ormandan bir ayı arabanın önüne atlıyor, korkunç bir sesle ayıya çarpıyoruz ve Anica’nın sakin bir şekilde direksiyonu sağa kırmasıyla yandaki tarlaya sürükleniyoruz. Tabi çarpma oldukça şiddetli olduğundan ve ben arkada emniyet kemersiz oturduğumdan kafamı çarpıyorum.


Tarlaya sürüklendikten ve Can’ın bana sakin olmam için kurduğu cümleden 2 dakika sonra, kısacası olayı biraz idrak etmeye başladığım anda sorduğum ilk soru şu oldu tabi: “A bear????”.

Araba durduktan sonra Anica panik bir şekilde arabayı terk etmemiz gerektiğini söylüyor, çünkü arabanın ön tarafından dumanlar çıkıyor. Ancak arabayı terk etmemizi engelleyen çok önemli bir etken var; ayının annesi!! Çarptığımız ayı bebekten daha büyük ergen diyebileceğimiz bir ayıymış ve böyle durumlarda ayının annesi gelebilirmiş. Öğrenmenin yaşı yok, 30 yaşından sonra nur topu gibi bir ayı kültürüm de oldu. Önümüzde iki seçenek var ya arabada kalacağız ve olası bir alev alma vs durumunda yanacağız veya dışarı çıkacağız ve ayının annesi gelirse popolarımızdan birer ısırık alacak. Hayat resmen seçimlerden ibaret.


Popomuzdan ısırılmayı seçiyoruz. Kazayı gören bir arabanın ileride yolda bizim için durduğunu fark ediyoruz ve arabaya doğru koşuyoruz.


Kazadan sonra olanlar kısaca; polis yanına bir de avcı alarak geliyor. Avcının tüfeği yaklaşık 10 metre vardı bence, o nasıl büyük bir alet! Anica’nın kardeşi ve erkek arkadaşı bizi almaya geliyor. Bu sırada aynı zamanda araba tamircisi olan bir arkadaşını arıyor Anica ve çocuk arabayı tarladan yola getiriyor. Bu sırada ayıya da bakıyor. Ayı sizlere ömür. Araba yanımıza gelince inanamıyoruz çünkü ön tarafı komple yok.


Bu sırada biz Anica’ya bu şahane karşılama için teşekkürü bir borç biliyoruz tabi :)


Bu olay resmen Amsterdam uçağına 5 saat kala kaybettiğimiz pasaportu solda sıfır bıraktı (ilgili yazıya gitmek istersen linki şurada). Bizimle seyahat etmek istersen eğer çekinmeden söyle. İstediğin adrenalinden başlayabiliriz seyahate.


Tüm gece çarpmadan dolayı herhangi bir mide bulantısı ya da baş dönmesi yaşar mıyım diye tetikdeydik ama neyse ki kalın kafalı çıktım :)


Kalan sağlarla Slovenya seyahati başlasın


Bu korkunç geceyi arkamızda bırakıp 7 Ekim sabahına mis gibi bir güneşle uyandık. Evde kahvaltımızı yaptıktan sonra yakın bölgeden başlayarak önce Zuzemberk Kalesi''ne gittik. Küçük bir kale ve her yerini gezmek 30 dakikadan fazla zaman almıyor. Kale bir tepe üzerinde ve Krka nehrine bakan muhteşem bir manzarası var. Kalenin 13. - 14. yüzyıllara ait olduğu biliniyor. Kale hala bir çok etkinliğe ev sahipliği yapıyor, özellikle de yaz günleri.

*Zuzemberk Kalesi'nden manzaralar

*Zuzemberk Kalesi


Kaleden sonra Krka nehrine geçtik. Nehre ulaşmak için muhteşem yeşilliklerin arasından geçiliyor. Anica'nın söylediğine göre yazın tüm gençler bu yeşillikte takılır ve nehirde yüzerlermiş.

*Burası Anica'nın en yakın arkadaşı olan Sonja'nın barı. Biz ordayken sezon dışı olduğu için kapalıydı. Ahşaptan müthiş tatlı bir yer ♥


Yeşil bir şölene hazırsan nehir ve etrafından birkaç fotoğraf ekliyorum:

Nehirden ayrılınca hem birer kahve içmeye hem de Sonja'yla tanışmaya yine Sonja'nın mekanı olan Pizzeria Toplar'a uğradık. Burası aynı zamanda nerdeyse her gün şehirden dönüşlerde birer bira içmek uğradığımız yer oldu.


Toplar aynı zamanda bölgenin adı ve otların depolandığı alan anlamına geliyor.

*Toplar'ın arka bahçesi ♥


Buradan sonra Ljubljana şehir merkezine geldik ve yemek yemek üzere Kavarna Tiskarna'ya geçtik. Bu arada ilk defa bir seyahatte yanımızda yerel birisinin olması rahatlığıyla nereye gidelim, nerede yiyelim araştırması olmadan geçti. O nedenle seçimlerimize daha fazla güvenebilirsin, çünkü hepsi tamamen yerel birinin seçiminden:)

*Ljubljana şehir merkezinden


Yemeğin ardından şehir merkezini gezdik. Merkez zaten oldukça küçük ve bir süre sonra aynı yere çıkıp çıkıp duruyorsun ve genelde her yol nehir kenarına bağlanıyor. Uzunca bir yürüyüşün ardından Zvedza'ya tatlı yemek üzere oturduk. Kesinlikle tavsiye ediyorum. hem kahveleri hem tatlıları çok çok güzeldi.

*Ljubljana şehir merkezinden

Akşam eve dönmeden hem Anica'nın arkadaş grubuyla tanışmak hem de birkaç bira içmek için yine Toplar'a uğradık.


8 Ekim sabahı Anica'nın ailesi ile birlikte aile yemeği yedik. Bütün seyahatlerde airbnb de kalalım da lokal olsun diye uğraşan ben bundan daha lokal bir gezinin içine düşemezdim sanıyorum. Yemekler çok lezzetliydi. Ayrıca dünya tatlısı ve kalabalık bir ailesi var Anica'nın. Yemekten sonra Anica'nın kız kardeşlerine kendi yaptığımız zeytin ağacından kolyeler, küpeler ve yüzükleri hediye ettik. Annesi için de taş üzerine Galata Kulesi'ni çizmiştim ve sanıyorum çok sevdi :) Babası ve erkek kardeşine de rakı götürdük. Sağolsunlar onlar da bunca misafirperverlikleri yetmezmiş gibi bize de özenip bözenip bir kaç hediye yaptırmışlar ♥


Bu güzel yemekten sonra Velika Planina (Great Plateau) adı verilen çoban köyüne gittik. Biz tabi Anica'yla olduğumuz için tüm bu yerlere arabayla rahatlıkla ulaşabiliyoruz ama açıkcası en kolay yöntem de bu. O nedenle sadece şehir merkezini değil, civarı da dolaşmak istiyorsan -ki mutlaka öyle yapmalısın- en mantıklısı havaalanından bir araba kiralamak.


Velika Planina, Kamnik adı verilen küçük ve dünya tatlısı bir kasabaya bağlı ve kasabanın yalnızca birkaç km ötesinde kalıyor. Çok az blog yazısında rastlayabileceğin bu yeri özellikle tavsiye ediyorum ve bence en görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.


Köy 1600 m yükseklikte olduğundan önce füniküler ile bir noktasına kadar çıkıp, sonrasında yürüyüş hızına göre ya yarım saat - bir saat arası bir tırmanış yapman gerekiyor ya da teleferiğe binerek yaklaşık 10 dakikada havadan ulaşabiliyorsun. Biz teleferiğe bindik ve benim için en keyfili kısım burasıydı ama yanımda yükseklik korkusu olan bir adet Can olunca onun için aynı şey geçerli değildi bence. Füniküler ve teleferiğin ücreti gidiş dönüş 15 Euro.

*Füniküler

*Teleferik

Dediğim gibi Velika Planina bir çoban köyü ve hayatımda bu kadar sevimli bir yer görmemiş olabilirim. Bence resmen hobbit köyü. Köy, 2. Dünya Savaşı'nda yıkılmış ancak sonradan tekrar inşaa edilerek şu anki halini almış. Biz tabi yaz mevsiminde gitmediğimiz için köy bomboştu ancak yazın yüzlerce inek dışarlarda olurmuş. Köy geçim kaynağını bu ineklerden elde ettikleri süt ve peynirden sağlıyormuş.

*Velika Planina

*Buraların geleneksel giyinmiş pek sevimli amcası ♥

*Dönüş yolu

Köyden tekrar aşağıya indikten sonra Kamnik kasabasına giden yol üzerinde minik bir göl var ve nehir var. Yeşilliklerin için çok güzel bir görüntüsü var. Zaten Slovenya = yeşilin elli tonu.

Gölün ardından Kamnik'e geçtik. Kamnik 10.000 nüfusu olan küçük bir kasaba o nedenle şöyle bir dolaşarak kasaba hakkında fikir sahibi olunabiliniyor. Akşam yemeği için Majolka diye bir restorana geçtik.

*Kamnik

Yemekten sonra kasabada turladık. 11. yüzyılda inşa edilen güzel bir manzaraya sahip Mali Grad'a (grad Sloven dilinde kale demek) çıktık. Hava kararmış olduğundan biz en tepe noktasına çıkmadık gerçi, esas manzara ordaymış ama çıktığımız kadarından şehir manzarası güzel görünüyordu.

*Mali Grad


9 Ekim günü kahvaltının ardından şehir merkezine gidip, şehirde herhangi bir yere bırakmak üzere İstanbul'dayken boyadığım taşı bıraktık.

*(9 Ekim sabahı paylaşımımdan alıntıdır) "Dünyanın başka köşelerinde, hiç tanımadığım ve belki de benim gibi seyahat ve renklere olan tutkularıyla dolu insanlarla bağ kurmanın bir yolunu buldum: Gittiğim şehirlerin sokaklarına bulunması için kendi boyadığım taşlardan bırakıyorum ve arkalarına beni bulabilmeleri için sosyal medya hesaplarımı yazıyorum. Üstelik bu bulunduğum ülkeyle bir bağ kurmamı da sağlıyor :) Bu fotoğraf dünkü Velika Planina gezimizden ve taşı da bu sabah Ljubljana şehir merkezine bıraktım. Dünya ve hikayeler paylaştıkça güzel sonuçta ♥"

*Buraya bıraktım ♥

Ardından Postojna mağarasına gittik. Mağara Ljubljana şehir merkezine yaklaşık 1 saat uzaklıkta. Postojna küçücük ülkeye her nasıl olmuşsa sığmış olan 11.000 mağaranın en büyüğü olma özelliği taşıyor. Mağara yaklaşık 24 km ancak yalnızca ilk 3 kmsi ziyarete açık. İlk 2 kmsi 10 dakika kadar süren bir tren yolculuğuyla geziliyor. Sonraki 1 kmsi ise yürüyererek geziliyor ve bu tur 1 buçuk saat sürüyor. Tur boyunca rehber eşliğinde gezildiğinden sürekli bilgilenebiliyorsun. Mağarada kayaların oluşturduğu şekillere ve renklere göre çeşitli isimler verilmiş. Mağara içinde ilerledikçe makarnalar diyarı, beyazlar diyarı ve kırmızılar diyarı şeklinde çeşit çeşit oluşumlar görmek mümkün. Yürüme kısmı bittikten sonra yine aynı şekilde trenle geri dönülüyor. Tur bitmeden önceki son kısımda Proteus Anguinus adı verilen ve mağaranın karanlık ve nemli ortamına ayak uydurmayı başarmış canlı türü gösteriliyor. Bu canlı yaklaşık 100 sene yaşarmış ve uzunca süreler hiçbir şey yemeden yaşayabilirmiş.

*Postojna


Mağaraya girişteki en önemli iki bilgi olarak; giriş ücreti 24 Euro, öğrenci kimliği ile %5 indirim alabiliyorsun. Bir de mağaranın içi yaz-kış sabit 10 derece. Yazın gidilecekse bile kalın kıyafetler almakta yarar var, ben üzerimde mont olmasına rağmen buz kestim. Bir de nem oranı %95 olduğundan hissedilen sıcaklık 10 dereceden de düşük.


Mağara turunu bitirdikten sonra yakınlarındaki Predjamksi Şatosu'na gittik. Biz yalnızca dışarıdan gezdik, ancak içerisi de ziyaret edilebiliyor. Müthiş masalsı bir mimarisi var. Zaten dünya üzerindeki eşi benzeri olmayan kaleler listesinde yer alıyormuş.

*Predjamski


Predjamski'nin ardından en çok merak ettiğim yer olan Piran'a geldik. Piran'a gelince hem denizi olması hem de şehrin mimarisiyle o alışkın olduğumuz Akdeniz havasına dönmüş gibi oluyorsun. Dar sokakları ve eski binalarıyla bence zaten tam bir Venedik.

*Piran

Öncesinde çok yer gezince çok acıkmıştık ve ilk olarak meydanda bulunan Mario'da yemek yedik. Yemeğin ardından kendimizi dar sokaklarında kaybolmaya bıraktık. Piran'ın yüksek bir noktasına çıkılınca aynı anda hem İtalya'yı hem Hırvatisyan'ı görebiliyorsun. Bence müthiş bir şey.

*Bu yüksekliten bakınca solda Hırvatistan sağda İtalya görülebiliyor


Son olarak günü Cafe Neptun'de harika bir günbatımıyla sonlandırdık.

10 Ekim günü ve aslında son günümüz olan güne yine çok fazla şey sığdırdık. Can tam bir kale delisi. Her gittiğimiz yerin önce bi kalesini görmek istiyor. Önceki hayatında kral olduğundan şüpheleniyorum. Neyseki Slovenya kendisini tatmin edecek düzeyde kalelerle doluydu. Slovenya'daki son günümüz olması ve henüz Ljubljana Kalesi'ni görmemiş olması nedeniyle de başımızın etini yiyiyordu ve sonunda sabah ilk iş Ljubljana Kalesi'ne gittik.

*Şöyle bir tepeden baktık sana ey aziz Ljubljana

*Ljubljana Kalesi

Kalenin ardından şehre 50 km uzaklıkta bulunan Bled Gölü'ne geçtik. Bled Gölü'nün güzelliğini duymayan kalmamıştır zaten. Her yeri ayrı masalsı ve yeşil olan Slovenya'nın çirkin yeri var mı zaten bilemiyorum. Bled Gölü'nü güzelliği dışında bu kadar popüler yapan diğer şey ise gölün ortasında bulunan Bled Adası bence. Biz adaya geçmedik ama geçmek istenirse 7-8 kişilik kayıklara binilip geçilebiliyor.

*Bled Gölü


Bizim tercihimiz neresi oldu dersin? Tabi ki kalesi! Zaten artık kesin karar verdim, evin bir köşesini minik bir kaleye çevireceğim, Can sıkıldıkça ziyaret etsin diye. Gerçi bu kale gerçekten görülmesi gerekenlerden. Hem içi, hem manzarası gerçekten harika. Ayrıca bir çok kaynağa göre Slovenya'nın en eski kalesi olarak biliniyor. Kalenin tam girişi 10 Euro, öğrenci girişi 7 Euro.

*Bled Kalesi girişi

*Bled Kalesi'nden manzara

*Bled Kalesi'nin minik pencerelerinin açıldığı muhteşem manzaralar

*Bled Gölü çevresi & muhteşem sonbahar renkleri

Yurtdışı seyahatlerindeki bu "en popüler yerleri görelim gerisi önemli değil" algısını ilk kim çıkarmış bilmiyorum ama son zamanlarda bilinçli bir şekilde oluşmaya başlayan "daha lokal gezelim" algısıyla bunun yıkılmaya başlamasına memnunum. Zira Bled Gölü evet müthiş ama ben hemen ardından gittiğimiz Bohinj Gölü'nü daha çok öneriyorum sanırım. Tamam biz altımızda araba, yanımızda bir Sloven ile tabi ki bir çok yere daha kolay ulaştık ve görme imkanı bulduk ama imkanın varsa bir araba kiralayarak aynısını yapabilmen mümkün. Hem Slovenya her yeri görmeye değer bir ülke, hem de yolları çok düzgün ve bu sayede arabayla ulaşımı çok kolaylaştırıyor.

*Bohinj Gölü

Bohinj Gölü Bled'e yaklaşık 30 km mesafede. Burayı daha çok sevmemizi sağlayan şey ise, Bled'e göre çok daha bakir kalmış olması. Bled tam bir turistik şölen, Bohinj ise tam bir haz noktası.

*Anica & kardeşi ile - Bohinj Gölü

Bohinj'e varır varmaz yine açlığımız ağır bastı ve Anica'nın tavsiyesi ile pek tatlı bir pizzacı olan PR Kosnik'de pizzalarımızı yedik. Sonrasında göl çevresinde yürüyüş yaptık.


Bohinj'in ardından yine Bled'e dönüp ve yine Anica'nın tavsiyesi olan Blejska Kremna rezina adı verilen tatlıyı yemek üzere göl kenarındaki Panaroma adlı restorana oturduk.


Slovenya'daki son saatlerimizi tam bir görsel şölen olan Bled manzarasıyla geçirdikten sonra kendimizi İstanbul'un karmaşık kollarına bırakmak üzere dönüş yoluna geçtik. İstanbul'da göremeyeceğimizi bildiğimizden bizi bir süre idare edecek kadar da yeşil, doğa ve temiz hava depoladık.


Dolu dolu 4 günde ve Anica'nın müthiş rehberliğinde sanıyorum Slovenya'nın %70'lik bir kısmını görmüş olduk. Eğer Slovenya henüz gezi planların arasında yoksa mutlaka koymalısın. Euro'nun 5 lira olması gerçeğini bir kenara bırakırsak (biliyorum çok zor ama), birim olarak bakıldığında kesinlikle diğer Avrupa şehirleri gibi olmayan, çok daha ucuza yemek içmek gibi temel ihtiyaçları karşılayabileceğin bir ülke.


Gördüğün gibi bizim seyahatler aksiyon dolu başlayıp, pek tatlı sonla bitiyor.


Bir sonraki seyahatte ne yaşayabilirizin bahislerini de açmış bulunuyorum. Tahminleri alalım? :)


P.S: Bunlar da gezi boyunca tuttuğum notlar: