Ara
  • 5letterstory

Dublin gezi notları

30 Aralık 2015 – 03 Ocak 2016


Ve sıra geldi en sevdiğim ve tekrar tekrar gitmekten asla sıkılmayacağım şehre; Dublin♥ Sen “ben küçükken sarışındım” diye dolanırken, ben “ben küçükken İrlandalıydım” diye dolanıyorum (bu durumda ben küçükken turuncuydum!).


Öyle bir sevgi yani.


Bu İrlanda sevgisi nerede nasıl başladı diyecek olursan, kesin bir tarih vermem zor tabi ama sanırım sevgimin büyük çoğunluğunu bir ara kitaplarını çok sık okuduğum İrlandalı yazar Maeve Binchy’ye borçluyum. Diğer kısmı da içimde bir yerlerde hep varmış belli ki. Bu sebepten küçüklüğümden beri Dublin diye yanar tutuşurum. Ama iyi ki bu kadar sabretmişim görmek için. En sevdiğim şehirde, en sevdiğimle yeni yılı karşılamak gibi bir anım olamayacaktı yoksa♥


Her yeni yıla başka bir ülkede girelim geleneğinin 2. rotasında Dublin vardı. Tabi ki öyle dümdüz uçağa bindik, sonra da indik diye başlamıyor bu gezimizde. Öncesinde bir şeyler olması lazım ki, seyahate çıkan ikilinin biz olduğu anlaşılsın.


Buyrun başlayalım;


Pasaportları kaybetmeden uçağa binmeyi başardık, e artık evli olduğumuza göre evlenme teklifi alma olasılığım da yok. Tamam dedim bu sefer sıradan bir yolculuk bizi bekliyor. Erken konuşmuşum.


Pilot İrlanda adası sınırlarında olduğumuzu ve uçuş için alçalacağımızı söyledi. Ben yerimde duramıyorum tabi, bir an önce insek de yıllardır hayalini kurduğum şehre kavuşsam peşindeyim. Tabi bir yandan endişe de var, ya bu kadar hayalini kurduğum şehir beni hayal kırıklığını uğratırsa endişesi. Ama nedense öyle olmayacağına inancım sonsuz. Neyse yerimde kıpır kıpır cama yapışmış bir şekilde inmeyi bekliyorum. Ama bir türlü inmiyoruz. Uçak dönüyor babam dönüyor. Can’a “havaalanı sarmal şeklinde değilse inerken bu kadar dönmemiz normal değil” diyorum. Derken pilot tekrar konuşuyor, çok ciddi bir fırtına olduğunu bir süre havada tur atacağımızı söylüyor. 45 dakika kadar havada dönüp duruyoruz. Tabi biraz mide bulandırıcı haliyle, yolcularda bir halsizleşme başlıyor. 45 dakikanın sonunda bir anons daha geçiliyor ve Dublin’e hava şartlarından dolayı inemeyeceğimizi ve bu nedenle en yakındaki İskoyça’nın Glasgow şehrindeki havaalanına ineceğimiz söyleniyor. Şansa bak! Yıllardır bu anı bekle ve uçak başka bir ülkeye insin! Hayır durumu avantaja da çeviremiyoruz, inip İskoçya’yı görelim desek, elimizde sadece İrlanda vizesi var. Başka bir 45 dakikadan sonra Glasgow havaalanına iniyoruz. Bir süre sonra İskoçyalı yer hostesleri gelip İngilizce olması gereken ama aslında uzaktan yakından alakası olmayan bir dille bir şeyler söylüyorlar. Tüm duyularımı açtığım halde hiçbir şey anlamıyorum. 7 yaşımda başladım İngilizce öğrenmeye ve anlamadığım bir aksan olmamıştı şuana kadar ama bu bambaşka bir şey! O an Çince bile daha sempatik geliyor öyle söyleyeyim. Neyse arada yakaladığımız birkaç kelimeyi bir araya getirince hava şartları nedeniyle bir süre orada beklememiz gerektiğini anlıyoruz. Ama bu “bir süre” hakkında kimse açıklayıcı bir bilgi vermiyor. Sonuçta 1 saat de bir süre, 24 saat de! Bu arada biz belirsizlikler içinde beklerken arkadan bir ses “bu akşam İskoçya’da kalıyoruz” diyor İngilizce olarak. Tüm uçak sesin olduğu yere dönüyor panik halinde ve adam “yok yani ben ve kız arkadaşım” diyor ve uçaktan iniyorlar. Belli aralıklarla yine anlaşılmaz aksanlı İskoç arkadaşlar gelip bir şeyler söyleyip gidiyorlar ve bizi sonsuz bir bilinmezliğe terk ediyorlar. Ben tabi bu arada kendimizi sorguluyorum, neden her normal insan gibi olaysız bir şekilde seyahate çıkamadığımızın cevabını belki İskoç topraklarında bulabileceğimi falan düşünüyorum. Ve böyle tam 7 saat geçiyor.. Uçaktan kaçmaya çalışan çifti de tutup yakalarından getiriyorlar ve tekrardan Dublin’e doğru doğru havalanıyoruz. 4 saat sürmesi gereken yol, toplamda 11 saate yakın sürüyor ama neyse ki sonu mutlu bitiyor ♥


Geç de olsa İrlanda topraklarına ayak basıyoruz ve ben bu şehre ilk görüşte bayılıyorum ♥

Capel Street’deki airbnb’den tuttuğumuz evimize gidiyoruz ve eşyalarımızı bıraktıktan sonra kendimizi hemen dışarı atıyoruz. Zaten koca bir gün kaybettik, gecemizi kurtarma peşindeyiz. İrlandalıların da deyimiyle bir pint (bira) atmaya ve bir şeylere yemeğe Temple Bar bölgesindeki Bunsen* isimli mekana atıyoruz kendimizi. Bu arada Temple Bar hem Dublin’deki en ünlü barın ismi hem de bu bar ismini o bölgeye vermiş. O nedenle Temple Bar dendiğinde o bardan da söz ediliyor olabilir, o bölgeden de! Neyse en son Bunsen diyorduk! Buranın hamburgeri mutlaka tavsiye edilir.

*Temple Bar


Bunsen’den çıktıktan sonra şehirde yürüyüş yapıp keşiflerde bulunduk ve bu sırada saat gece yarısını geçtiğinden ertesi güne zinde başlayabilmek için evimize yürüdük.


31 Aralık yılbaşı sabahına gözlerimizi Dublin’de açmış olmanın mutluluğuyla uyandık (bende ekstra bir mutluluk olabilir) ve kendimize birer çay yapıp hazırlanmaya başladık.

*Evimizin penceresinden ♥


İlk hedefimiz tabi ki geleneksel bir İrlanda kahvaltısı yapmak üzerineydi ve yine Temple Bar bölgesinde çok şirin bir yer bulduk; Brick Alley Cafe. Geleneksel bir İrlanda kahvaltısında bulunanlar; sosis, domuz sucuğu, jambon, sahanda yumurta, fasulye, kızarmış ekmek, tereyağı, kızarmış domates ve yanında çay. Oldukça lezzetli olmasının yanı sıra, biraz da ağır yiyecekler olduğundan her gün bu şekilde kahvaltı yapıldığında çok uzun bir ömür beklenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ama biz oradaki birkaç günümüzde kendimizi bu lezzetten mahrum bırakmadık tabi.

*Geleneksel kazak rengine göre çay tabağı(!) ve geleneksel İrlanda kahvaltısı :)

P.S: 1. kısmın geleneksel olduğundan pek emin değilim!


Kahvaltımızın ardından önceden biletlerini almış olduğumuz Guinness Storehouse’a* gittik. Guinnes Storehouse yine Amsterdam’daki Heineken Museum gibi, İrlanda birası olan Guinness’in tarihten günümüze olan gelişimi, değişimi ve yapım ve dolum fabrikalarını gezebileceğin bir müze. 1759 yılında Arthur Guinness tarafından kiralanan bu bina, 2000 yılından beri de müze olarak kullanılıyor. Guinness’in kendine özgü siyah rengini ve koyduktan sonra neden bir süre beklemen gerektiği gibi soruların cevabını bu müzede bulabilirsin.

*Guinness Storehouse


Çok dolu dolu geçmesi, ilgi çekici ayrıntılarla dolu olması, yapım aşamasında kullanılan her bir malzemenin en ince detayına kadar gösterilmesi ve videolarla çok güzel desteklenmesi nedeniyle çok keyif alarak gezdik.


Bilete dahil olan ikram bira haricinde, her bir katında farklı bir konsept olan ve oturup içebileceğiniz çok güzel barları var içinde. En üst kattaki her tarafı camlarla kaplı Gravity Bar’da, şehir manzarası nedeniyle en çok rağbet görenler arasında. Ama bizim favorimiz İrlanda tarzı canlı müzik yapan bar oldu. Burada tester bardaklarında birçok çeşit Guinness birasını deneyip, güzel müziğin keyfini çıkardık. Çok ama çok güzel bir yeniyıl günü oluyordu ♥♥


Guinness’ten çıktıktan sonra yürüyerek eve gelip akşam için üzerimizi değiştirdik ve yemek yemek üzere çıktık. Bu arada akşam için herhangi bir planımız yoktu, hiçbir yere rezervasyon yaptırmadık. Plansızlık en güzel plan bazen :)


Salamanca* isimli bir restoranda yer bulduk ve yılbaşı yemeği için daha güzel bir ortam ve yemek hayal edemezdim sanırım, çok güzeldi.

*Salamanca


Oradan çıkıp yukarda bahsettiğim o bölgeye ismini veren The Temple Bar Pub’a* girmeye karar verdik. Girebileceğimize hiç ihtimal vermiyorduk yılbaşı gecesi olduğundan ama şanslıydık ve girebildik. İçerisi o kadar tatlıydı ki! Tam bir Irish bar. Güzel müzikler eşliğinde burada birkaç pint devirdikten sonra daha saat 00:00’a çok var diye çıkıp etraftaki barları keşfetmeye karar verdik. Tüm barlar ağzına kadar tıklım tıklım doluydu ve girebildiğimiz tek bar Hard Rock Cafe’ydi*. Burada da birkaç kokteyl içtikten sonra yeniden kendimizi dışarı attık ve artık yeni yıla girmeye çok az bir süre kalmıştı.

*Hard Rock Cafe

*The Temple Bar


İkimizin de isteği yeniden The Temple Bar’a girmeye çalışmaktı ama yine o kadar şanslı olup olmayacağımızdan emin değildik. Bu sefer içerisi çok sıkışıktı ama kendimizi ite kaka sahnenin önüne kadar getirmeyi başardık. Sahnede çok güzel İrlanda müzikleri çalan bir grup vardı ve yeni yıla Dublin’de, The Temple Bar’da harika İrlanda müzikleriyle beraber girdik; unutulmaz anlardan biriydi benim için ♥


The Temple Bar’dan çıktıktan sonra biraz sokakta takıldık, çünkü sokaklarda da hala yeni yıl kutlamaları yapılıyordu. Bense 2016’yı o anda orada karşıladığımdan ötürü çok minnettardım ♥


Ertesi sabah yeni yılın ilk gününde şehrin gezmediğimiz taraflarını gezelim dedik ve ilk olarak Dublin’in meşhur renkli kapılı sokaklarında dolaştık.


Dublin'deki tüm kapıların birbirinden farklı renk olması ile ilgili 2 iddia var; birincisinin 2 yazar arasındaki inatlaşmadan doğduğu söyleniyor. İrlandalı iki yazar George Moore ve Oliver St John Gogarty yan yana evlerde yaşıyorlarmış. İkisi de neredeyse her gün eve sarhoş gelip birbirlerinin evinin kapısını açmaya çalışınca kapılarının renklerini iki farklı renge boyamaya karar vermişler. Bunun üzerine Dublin halkı da kendi evlerinin kapılarını değişik renklere boyamaya başlamış.


İkinci iddia ise Kraliçe Victoria'nın ölümünden sonra Büyük Britanya'nın genel yas ilan etmesi ve tüm kapıların siyaha boyanmasını istemesi ve bunun üzerine asi ve inatçı olarak bilinen İrlanda'nın normalde zaten koyu renk olan kapılarını rengarenk boyaması. Neden kendimi İrlanda'ya bu kadar yakın hissettiğim ortaya çıktı, asi ruhum buraya ait olabilir:)

*Dublin sokaklarından..

Buradan şehrin en prestijli ve tarihi üniversitesi olan Trinity College’e* geçtik. Kuruluşu 16. Yüzyılın sonlarına dayanıyor ve mutlaka gezilmesi gereken kocaman bir kampüse sahip. Book of Kells isimli tarihi kütüphanesi de mutlaka gezilmesi gereken yerler arasında aslında ama yılbaşı ertesi olduğu için kapalı olduğundan biz gezemedik.

*Trinity College


Buradan sonraki durağımız St. Patricks Cathedral* oldu. St. Patricks Day’den de hatırlayacağın üzere, İrlanda’ya Hristiyanlığı getiren azizin ismi, şehrin en büyük katedraline de verilmiş. Katedralin görkemli bir binası ve çok güzel bir bahçesi var.

*St.Patricks Cathedral


Oradan National Museum of Ireland’a* girdik. Burası ulusal bir müze ve giriş ücreti yok. Müze, İrlanda’da bulunmuş arkeolojik kalıntıların olduğu bölüm, tarihi değeri olan eşyaların bulunduğu bölüm, İrlanda geleneksel yaşamını anlatan bölüm ve hayvan türlerinin olduğu bölüm olarak 4 ayrı binadan oluşuyor. Bir de geçmiş zamanlarda bataklıklardan çıkarılan ve mumyalaştırılmış insan vücutlarının sergilendiği bir bölüm vardı. Saçları bile hala duruyordu ve müzenin en enterasan bölümlerinden biriydi.

*National Museum of Ireland


Müzeden sonra da, Garden of Remembrance olarak anılan, İrlandalıların özgürlükleri uğruna canlarını feda etmelerinin anısına düzenlenen anma bahçesine uğradık.

*Garden of Remembrance


İyice gezip yorulduktan sonra Dublin üzerindeki her Irish Pub’ı denememiz gerekiyormuş hissine kapılıp kendimizi bir tanesine atıyoruz; The Porterhouse Central*.


Buradan ayrıldıktan sonra şehrin ana caddelerinden biri olan Dame Street üzerindeki, 13. Yüzyılda inşa edilen ve tarih boyunca birçok kez yıkılıp yeniden yapılmış olan Dublin Castle’a* gittik.

*Dublin Castle


Kaleden ayrıldıktan sonra, şehrin bir diğer ana caddelerinden olan O’Connell Street’den geçerek akşam yemeğimizi yemek üzere Temple Bar bölgesindeki, camında “Geleneksel İrlanda Yemekleri” yazan Shack Restaurant’a* geçtik.


Akşam içinse canlı müzik yapan bir bar bulduk; Merchant’s Arch Bar & Restaurant*.

*Merchant’s Arch Bar & Restaurant ♥


Dublin’in meşhur alışveriş caddesi olarak bilinen, aynı zamanda bir çok güzel yeme-içme mekanının da bulunduğu Grafton Street’den* geçerek Bruxelles* isimli başka bir bara geçtik.

*Grafton Street

Bara geçmeden önce yine Grafton Street üzerinde bulunan Molly Malone Heykeli’ni bulduk. Bu heykelin hikayesi ise; Molly sokaklarda midye satarak geçimin sağlayan bir kızmış ve genç yaşında bir gün yolda ölü bulunmuş. Bu sebeple de onun hayaletinin Dublin sokaklarında gezdiğine inanılıyor. Aynı zamanda göğüs dekolteli heykelin göğüslerine dokunulduğunda şans getirdiğine de inanılıyor. Diğer taraftan heykelden hoşlanmayan bazı kesimler bu heykeli “Tart with the Cart” yani “El arabalı fahişe” olarak isimlendirmişler.

*Molly Malone


Yeni yılın ikinci gününe Le Petit Parisien* isimli Fransız kafesinde İrlanda kahvaltısıyla başladık. Çünkü çok kültürlülük bunu gerektirirdi.

*Le Petit Parisien


Kahvaltıdan sonra Grafton Street’i gezerek St. Stephans Green’e* ulaştık. Bilindiği üzere İrlanda yeşilin bol olmasıyla bilinen bir ülke ve St. Stephans Green’de Dublin’deki en eski yeşil alanlardan biri. Mutlaka gidilip huzur bulunması gereken yerlerden biri.

*St. Stephans Green

Karnımızın acıktığını hissedince bir önceki gün önünden geçerken ayılıp bayıldığım ama yılbaşının ertesi günü kapalı olduğu için gidemediğimiz turtacıya sürükledim Can’ı; Queen of Tarts*. Dublin’de genel olarak önermediğim bir yer yok ama bizim gibi tatlı canavarıysanız burayı kesinlikle öneriyorum. Tatlılar kadar mekan ve sunum da o kadar şirin ki, önce mekanı yiyesiniz geliyor.

*Queen of Tarts


Tatlıya da doyduktan sonra ne yapsak diye dolanırken meşhur İrlanda cücelerinin (leprechauns) müzesi gözümüze çarpıyor; National Leprechaun Museum*. Müze içinde odadan odaya geçilerek leprechaun’ların hikayesi anlatılıyor. Ama en tatlı bölümü en başta girilen odaydı. Bu oda da dev boyutta koltuklar, sandalyeler ve dolaplar var. Müzeye gelen misafirleri ilk olarak bu odaya sokup 15 dakikalığına serbest bırakıyorlar. Amaç bu devasa boyuttaki eşyalara tırmanmaya çalışırken cücelerin yaşadıkları zorlukları anlayabilmek :) Hem çok eğlendik, hem de harika fotoğraflar çıktı. Aşağıdaki fotoğraflara bakar mısın? Tam bir cüceyim :)

*National Leprechaun Museum :)

Son gecemiz olduğundan gecemizi yine iki tane çok güzel Irish barda sonlandırdık. İlki canlı müzik yapılan The Auld Dubliner* bardı. Burada çok komik bir anımız da var hatta. Barda durmuş pintimizi yudumlayıp müziğimizi dinlerken Can’la kendimizin fotoğrafını çekiyorduk ve bir de baktık ki aramızda üçünü tanımadığımız bir kafa daha var. Tabi baya bir güldük falan derken çocukla muhabbet etmeye başladık. Aslında tam olarak başlayamadık çünkü çocuğun İskoç olduğunu öğrendik. Glasgow’daki o sıkıntılı 7 saatten sonra İskoç aksanı gelip yine bizi bulmuştu! Çocuk bir şeyler söylüyor ama bir türlü ne söylediğini anlayamıyoruz. Zaten ortam gürültülü, bir de İskoç aksanı; durum vahim. Çocuk ısrarla tekrarlıyor ama bir türlü anlayamıyoruz ve ben en sonunda son bir kez daha tekrarla lütfen diyorum ve sonunda anlıyorum. 2 saattir söylediği ve bizim anlayamadığımız cümle sadece “it’s a good picture”mış!!! İnsan bu kadar çabadan sonra daha zor bir şey bekliyor tabi. Sonuç bu kadar basit bir cümle çıkınca tüm hayal kırıklığımla çocuğa “nasıl bir aksanınız var hiçbir şey anlaşılmıyor!” diyorum ve açıkçası karşılığında bana kızacağını falan düşünüyordum. Ama hayır, yüzüne bununla aşırı gurur duyduğunu belli eden bir ifade takınıp; “Yes, Scottish!” diyor. İskoçya da çok merak ettiğim ülkeler arasındadır ama bir gün gidersem bu aksanla nasıl olacak bilemiyorum yani.

*The Auld Dubliner


Buradan çıktıktan sonra da son gecemizi The Norseman* isimli barda sonlardık. Çok keyif aldığım, son gece olmasının hüznü olsa da çok güzel hatırladığım bir gece oldu.

*The Norseman


Ertesi gün sabah eşyalarımızı toparlayıp evden ayrıldık. Evden ayrılmadan önce, daha önce başka bir gezi yazısında bahsettiğim kendimize kart atma ritüelini gerçekleştirmek üzere kartlarımızı yazdık. Kartlarımız diyorum çünkü Budapeşte’den attığımız kart bize ulaşmayınca bu sefer işimizi sağlama alıp iki kart yazdık (p.s: ikisi de geldi).

Son İrlanda kahvaltımızı Busy Feet & Coco Cafe’de yaptık. Sonrasında sırt çantalarımız sırtımızda ufak bir şehir gezintisi yaptıktan sonra yine gezerken gözüme kestirdiğim minik ve sevimli mekanda kahve keyfi yaptık; Peacock Green.

*Peacock Green

Gezi yazısı yazmayı seviyorum, hem yazarken ve hem daha sonra tekrar okuduğumda o anlara götürüyor beni ve mutlu oluyorum. Ama bu sefer içimde inanılmaz bir özlemle yazdım. O kadar güzel bir seyahat olmuş ve o kadar sevmişim ki bu şehri, yeniden gitmek konusunda ki sabırsızlığımı anlatacak kelime bulamıyorum. Bazı şehirler iz bırakır ve benim için bu şehir kesinlikle Dublin♥


Ayrıca çocukluk hayalimi yıkmayıp çok güzel bir şehir olduğun için de ekstra teşekkürler Dublin :)