Ara
  • 5letterstory

Amerika gezi notları - Bölüm 4: New York

07 - 09 Temmuz 2016


Altı üstü 16 gün, böle böle, yaza yaza bitiremedin diyorsun biliyorum ama koskoca Amerika kıtası bu, ben napayım? Hem tek seferde yazsaydım da yazının yarısında okumaktan gözlerin mi bozulsaydı? Sonuçta bunlar hep seni düşündüğümden. Valla bak!


Hadi bakalım bu son bölümü de okuman için bırakıyorum buraya;


Orasıydı burasıydı derken yine başladığımız yere New York’a geri döndük ve dolu dolu 2 buçuk gün daha geçirdik. Sen hazırsan ben anlatmak için çoktan hazırım.


06 Temmuz 2016: Aslında başlığa 07-09 Temmuz aralığını yazdım ancak önce çok kısa bir gün öncesinden bahsedeceğim. Hatırlarsan Wisconsin Dells şehrinde bir gece konaklayıp oradan New York uçağımıza binmek üzere Chicago’ya döneceğimizden bahsetmiştim. 06 Temmuz sabahı yeniden eşyalarımızı yüklenip önce Milwaukee’ye doğru yola çıktık. Çünkü Kristen ve ekibin en sevimli üyesi Emre’yi Milwaukee’de bırakmamız gerekiyordu. Yani onlarla ayrılma vaktiydi :( Onları arkamızda bıraktıktan sonra Cem, Can ve ben Chicago’ya doğru yola devam ettik. Uçağımız akşam saatlerindeydi ve Chicago’ya vardığımızda öğleden sonra olduğundan ancak arabayla şehri turlayıp göl kenarında fotoğraf çekilecek kadar vakit bulabildik ve sonrasında Cem bizi havaalanına bıraktı. New York’a inip, eve varmamız gece 23.00’ı buldu.


07 Temmuz 2016: Sabah uyanır uyanmaz hazırlanıp, önceden biletlerini* (linkteki siteden alınabiliyor) almış olduğumuz Ellis Island & Statue of Liberty’e* gitmek üzere New Jersey’den feribota attık kendimizi.


Önce Ellis Adası'na gittik. Ellis Adası hakkında çok kısa bir bilgi vermek gerekirse; 1 Ocak 1882 – 12 Kasım 1954 tarihleri arasında, Amerika’ya gelen göçmenlerin toplandığı adadır. Bu tarihler arasında yaklaşık 12 milyon göçmen ilk olarak bu adada çeşitli sağlık kontrollerinden geçerek Amerika’ya adım atabilmişler. Kontrollerden geçemeyen azınlık bir kesim maalesef geldikleri gemiyle tekrardan ülkelerine gönderilmişler, bir kısmı da hayatını kaybetmiş. Birbirinden farklı birçok hikayenin yaşandığı bu adada beni en çok etkileyen ise; birbirlerinden ayrılmak zorunda kalan bir ailenin hikayesi oldu. Anne ve çocuklara geçiş izni veriliyor ancak baba yolda hastalandığı için sağlık testlerinden geçemediğinden O’nu geri gönderiyorlar. Adam ailenin tüm çaresizliğine karşın, bu onların tek kurtuluşu olduğu için onları orada bırakıp geri dönüyor.


Şuan müze olarak gezebileceğiniz adada; tüm bu anların fotoğrafları, o dönemlerde kullanılan eşyaları, yemek yenen bölümleri, yatılan yerleri gezme şansına sahip olunuyor. Hangi ülkeden ne kadar göçmen kabul edildiğine dair bilgilerin yanı sıra kabul edilen ailelerin adaya bağışladıkları eşyalara ait bölümleri görmek de mümkün. Müzenin bir bölümü de göçmenlere ait kayıtları inceleyebilmek veya ailenizde göçmenler olup olmadığını keşfedebilmek için bilgisayar ortamında araştırma yapmaya imkan sağlıyor. O döneme ait birçok fotoğraf ve videolarla desteklenen müze, dolaşırken o günleri yaşatıyor neredeyse.


Ayrıca Ellis Adası’nın konumundan ötürü New York eyaletine mi yoksa New Jersey eyaletine mi ait olduğu hep tartışma konusu olmuş. Adanın büyük bir kısmı New Jersey eyaletine ait Jersey City şehir sınırlarında kalsa da, ufak bir kısmı da New York City sınırları içerisindedir.

*Ellis Island

Ellis Adası’ndan çıktıktan sonra yeniden feribota binip hemen yanındaki Statue of Liberty’nin (Özgürlük Anıtı) olduğu Liberty Island’a (Özgürlük Adası) geçtik. Özgürlük Anıtı’ndan da çok kısa bahsedecek olursak; Fransa tarafından Amerika’nın 100. yılı nedeniyle hediye edilen, sağ elinde meşale, sol elinde hitabe tutan heykeldir. Heykel 1884 yılında Fransa’da tamamlandıktan sonra 350 parçaya bölünüp New York limanına getirilmiş ve 4 ay içinde yeniden birleştirildikten sonra 1886 yılından itibaren Amerika’nın simgesi olarak Özgürlük Adası’ndaki yerini almıştır. Heykelin başındaki tacın 7 tane sivri ucu olmasının da bir nedeni vardır; her bir sivri uç 7 kıta ve 7 denizi temsil eder. Heykelin içinden meşaleye kadar ulaşmak da mümkün; sadece 168 basamakçık ile :)

*Liberty Island & Statue of Liberty

Özgürlük Adası’nda, yukarda vermiş olduğum kısa bilginin çok daha kapsamlı hali fotoğraflar ile birlikte görme şansına sahip olunuyor.


Özgürlük Adası’ndan sonra bu sefer Manhattan’a giden feribota binip Stone Street’e geçtik. Stone Street, sokak boyunca barların olduğu benim favori sokaklarımdan biri. Burada The Dubliner barda oturduk. Hazır New York'tayken ve "Sex & The City" dizisinin sıkı bir fanıyken Cosmopolitan dışında bir şey içmem söz konusu bile değildi tabi ki :)

*The Dubliner - Stone Street


Sonrasında iki tatlı canavarının yapması gereken tek şeyi yapıp Max Brenner’e* geçtik. Bence ekteki web sayfası ve aşağıdaki fotoğraflar her şeyi açıklıyor, burada sözü onlara bırakıyorum :) Ama New York'a yolun düşerse ve tam bir çikolata canavarıysan buraya mutlaka uğra derim ♥

*Max Brenner ♥

Buradan da yürüye yürüye Bryant Park’a* geçtik. Gerçi yediğimiz onca çikolatadan sonra koşadabilirdik aslında! Bu arada yol üzerinde bir dükkandan posta kartı alıp yine yol üzerindeki bir posta kutusuna kendimize ulaşması için attık. Sanırım daha önceki yazılarımda bu kısımdan bahsetmeyi unuttum. Gittiğimiz şehirlerden kendimize mutlaka kart atıyoruz. Genelde üzerine kendimize sevgilerimizi belirttiğimiz ve seyahatten ufak ipuçları içeren kısa bir şeyler yazıyoruz. Biz evimize ulaştıktan sonra elimize geçen kart hem bizi mutlu ediyor hem de tekrardan gezimizi hatırlamamızı sağlıyor ♥


Bryant Park’ta günün yorgunluğunu atıp dinledikten sonra kuzenimle buluşmak üzere metroya geçtik ve hep beraber Hoboken’a dönüp kuzenimin tavsiyesi üzerine Grimaldi’s de pizza yedik.


07 Temmuz 2016: Bu sabaha Hoboken’da ki Bagel Smashery’den bagel’larımız alıp göl kenarında kahvaltı keyfi yaparak başladık. Oradan The Cloisters Garden’a* geçtik. The Cloisters Garden kısaca; içerisinde Ortaçağ Avrupası sanat ve mimarisine ait, 12. ve 15. yüzyıllardan kalma yerli ve dini yapılardan mimari unsurlar içeren bir müze barındıran ve içerisinde 4 adet kemerli yol bulunan bahçelerin olduğu alandır. Cloisters Garden’daki ekili bitkiler Ortaçağ bitkileridir. Bahçelerin kendisi ve manzarası o kadar büyüleyici ki, mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri ♥

*The Cloisters Garden


The Cloisters Garden’dan çıkınca bu kadar yeşil bize yetmedi dedik ve Central Park’ın ilk seferinde gezemediğimiz kuzey yarısını gezmeye karar verdik. Yine bir kaç göl ve fotoğraftaki bu ufak kaleyi keşfettik. Sanırım sadece bu park için 16 gün lazım, yine de bitiremedik parkı iyi mi :(

*Central Park

*Central Park

Dolaşırken yine Meksikalı ruhum depreşti ve “biraz nachos biraz kokteyl tüm isteğim buydu” şeklinde kafiyeden yoksun ama yoğun mesaj içerikli şarkılar uydurmaya başlayınca en yakınımızdaki Meksika restoranı arayışına girdik ve El Mitote’yi* bulduk.

*El Mitote

Buradan da yine kuzenimle akşam yemeği planı için buluştuk ve benim daha önceki gelişimde de gittiğim ve çok sevdiğim Jebon Sushi & Noodle* restoranına gittik.


Böylelikle tatilimizin son gecesi de bitmiş oldu ve ertesi gün ülkeye dönüş yapacağımızdan çantalarımızı hazırlamak üzere eve geçtik.


09 Temmuz 2016: 09 Temmuz sabahına W Hoboken* Otel’in ardı arkası kesilmeyen kahvaltı servisiyle başladık. Hayatımda bu kadar doymuş muydum bilmiyorum?

*W Hoboken - Kahvaltı


Tatilimizin son kahvaltısını da noktaladıktan sonra artık vedalaşma vaktiydi ve havaalanına gitmek üzere Nes ve Harry’den ve de Hoboken’dan ayrıldık. Harika anılarla dolu ve geriye baktığımızda hep çok güzel hatırlayacağımız bir başka tatil daha geride kalmış oldu.


Amerika günlüğü serisi bu kadardı. Bir sonraki gezi yazısında görüşmek üzere..