Ara
  • 5letterstory

Alexandroupoli (Dedeağaç) gezi notları

30 - 31 Temmuz 2016


Gezi notlarımı kronolojik sırayla yazacağımı söylediğim günü geri almak istiyorum. Çünkü olmuyor! Çok geçmişe gittiğimde yakın geçmişi tamamen kaçırıyorum ve ipin ucu kaçıyor. Bu blog sayfasını daha önce açıp hepsini günü gününe yazmalıydım ama şuan o da imkansız olduğuna göre tarih olayına hiç takılmamayı ve içimden gelen yeri içimden gelen zamanda yazma kararı aldım.


Cumartesi akşamı Can’la evde Uzo eşliğinde, balık ve Müzeyyen Senar gecesi yapınca bir Yunanistan gezi yazısı yazmak güzel olur diye düşündüm.


Bu harika iki karardan sonra gelelim bugünkü yazıma!


Bu sene Temmuz ayındaki doğum günümde 30 yaşıma girdim. Normalde yazması da söylemesi de zor bir yaştır; hele ki kadınlar için! Ama ben bir çırpıda yazıp söyleyebiliyorum. Bunun iki sebebi var: İlk sebep; 30 yaşında göstermiyor olmam. Hayır, megaloman falan olduğumdan değil, o kadar çok duydum ki artık kanıksadım. İnsanlar ne zaman yaşımı sorsa ve ben 30 olarak cevaplasam; “yok artık!, imkansız!, daha neler!, en fazla 25!!” cevaplarını ala ala, 30 yaşında olduğumu söylemeyi daha çok sever oldum. Her seferinde suratımın aldığı ifadeyi görmelisin; gözlerim şımarıklıktan çizgi halini alıyor :) İkinci sebep ise; herkesin hayatın 30 yaşında başladığını söylemesi. İlk başlarda biraz züğürt tesellisi gibi geliyordu ne yalan söyleyeyim, ama şuan o kadar karamsar bakmıyorum olaya. En azından hayattan ne istediğini bilen ve ona göre ilerleyen bir Nihan var ve bu bile olaya iyimser bakabilmem için yeterli.


Neyse bütün bunların Alexandroupoli ile ne ilgisi var diyorsun ama şuan tam oraya geliyorum. Doğum günlerimi baya önemseyen bir insanım. Tabi ki senede bir kere elde ettiğim şımarma ve her istediğimi yaptırma gününü asla es geçmiyorum. Bu vesileyle de Can’ın başının etini yemeğe Haziran ayından itibaren başlamıştım. Mutlaka sürpriz bekliyordum. Can da yazın başından beri tutturduğum denize girme isteğimi, Alexandroupoli’de (Türkçe ismiyle Dedeağaç) bir hafta sonu ayarlayarak çok tatlı bir sürprizle yerine getirme kararı almış.


Doğum günüm 28 Temmuz ve bu sene Perşembe gününe denk geliyordu. Biz ertesi gün Cuma iş çıkışında kendimizi attık yollara. Aslında Can'ın planı bir sırt çantası hazırlayarak, içine benim de birkaç parça eşyamı tıkıp bana Cuma iş çıkışına kadar söylememekmiş. Ama ülkemizdeki OHAL durumundan dolayı sınırdan çıkabilmek için iş yerimden belge almam gerekince önceden sölemek zorunda kaldı. Kıyafetlerimi kendim seçebilmem açısından hayırlı bir durum olduğu kanaatindeyim:P Şaka bir yana, ülkedeki durumların benim kendi çapında doğum günü süprizimi bile baltalayabiliyor olması aslında biraz garip bi durum. Gündelik düzenimiz etkilenmiyor belki ama süprizlerimiz etkileniyor :(


Alexandroupoli İstanbul’dan karayoluyla aslında 3-4 saatlik mesafede ancak sınırdan geçmek maalesef biraz zaman alıyor. Ancak uçakla direk uçuş olmadığı, önce Atina’ya gidip oradan aktarma yapılabildiği için de yine de en mantıklı yol karayolu. Özel araçla da gidebilirsin veya giden birkaç otobüs firması var. Ama yok illa uçacağım, hava da birkaç tur dönesim var dersen o da bir tercih tabi :)

Akşam 21:00'da yola çıktık ve Alexandroupoli’ye vardığımızda ertesi gün sabahın 3’üydü. Yürüyerek deniz kenarındaki otelimize gittik; Hotel Santa Rosa*. Otel şehir merkezine yürüyerek 30 dakika. Tabi o saatte hiçbir otel check-in kabul etmediği için, sahilde şezlongların üzerinde sabahladık :) Uzun zamandır güneşin doğuşunu seyretmediğimi farkettim; çok güzeldi ♥

Sabah olup, kahvaltı büfesinin açılmasıyla bizimde gözlerimiz açıldı ve büfeye daldık. Tabi ben karnımı doyurduktan sonra aynı hızla denize daldım. Deniz sırf kum olması sebebiyle çok güzeldi. Saat 17:00’a kadar sahilde zaman geçirdikten sonra, şehri biraz dolaşmak ve sonrasında da akşam yemeğimizi yemek üzere otelden ayrıldık. Şehir akşamüzeri oldukça boştu. Yürümesi rahat, kaldırımları geniş olan bu şehir; dar kaldırımlı olması yetmiyormuş gibi olan biten kaldırımlarına da araba park edilmiş İstanbul’dan sonra çok iyi geldi ve bol bol yürüdük. İyice acıktıktan sonra buralı arkadaşımız Dimitris’in tavsiyesi üzerine deniz kenarındaki +Ousia isimli restoranda Yunan rakısı olan Uzo eşliğinde yemeğimizi yedik. Zaten sürekli birbirimizden yemek çalıp durduğumuz Yunanistan’da pek yemek sıkıntısı çektiğimizi söyleyemeyeceğim.

Yemeğimizin ardından yine şehrin sokaklarına attık kendimizi ve akşamüzeri bomboş olan şehirden eser kalmamıştı. “Siesta”ları biten Yunanlılar giyinip kuşanıp kendilerini sokaklara atmıştı bile. Adım başı sokak sanatçılarıyla, dans eden şarkı söyleyen insanlarla doluydu sokaklar.


Gecenin ilerleyen saatlerinde yine Dimitris’in tavsiyesi üzerine güzel kokteyller yapan Eccentrico isimli bara gittik. Gerçekten hem tat hem de sunum olarak çok başarılıydı.

Ertesi gün sabah erkenden kalkıp, kahvaltının ardından denizde biraz vakit geçirdikten sonra dönüş yolu nedeniyle otelimizden ayrıldık. Ziplenmiş ama harika bir haftasonuydu ♥ 30 yaşımın ilk günlerine sırt çantamla girmiş olmak umarım bir sonraki gezilerimizin tatlı bir habercisidir :)


Bu arada benim Alexandroupoli’ye ikinci gelişimdi bu. İlk gelişimi ve devamındaki Atina ve Rodos ziyaretlerimi başka bir başlık altında yeni bir gezi yazısıyla paylaşacağım.


Alexandroupoli sınırda olması nedeniyle, bir haftasonu kaçamağı ile Yunan havası almak isteyenler için oldukça pratik bir seçim. Şehrin tamamını gezebilmek için arabayla gitmek her zaman daha avantajlı. Dönerken bol bol Uzo almayı da unutma sakın :)


Bir sonraki gezi yazısında görüşmek üzere! ♥