Ara
  • 5letterstory

Amerika gezi notları - Bölüm 1: New York

24 - 27 Haziran 2016


Merhaba :)


Birkaç bölüm şeklinde yazacağım "Amerika Günlüğüm" gezi bloğu serisinin ilk bölümünü nihayet bitirdim.


Sosyal medyadan takip edebildiysen eğer 24 Haziran – 9 Temmuz 2016 tarihleri arasında Can’la birkaç şehri kapsayan bir Amerika seyahati yaptık. Ben de hem uzuuun uzuuun yazıp seni sıkmamak, hem de şehir şehir ayırırsam daha temiz bir yazı çıkartacağımı düşündüğüm için, birkaç bölüm şeklinde yayınlamayı düşündüm. Ayrıca gittiğimiz her kafe, restoran ismi gibi detayları da özellikle yazdım ki, belki sende denemek istersin diye. Bir de kalın yazılmış ve üstünde yıldız olan yer isimlerini de, kendi sitelerinden daha detaylı incelemek istersen diye link verdim. Keyifli okumalar :)


İlk bölüm New York; hadi başlayalım:


24 Haziran 2016 Cuma: Uzuuun bir uçak yolculuğu, yoğuuun bir New York trafiğinin ardından kuzenim Nes(lihan) ve sevgili kocası Harry’nin Hoboken, New Jersey’deki evlerine ulaştık. Jetlag olmadan, uyku düzenimizi oturtabilmek adına, eve gelip duş alıp kendimizi ilk günden sokaklara attık; iyice yorulalım ki akşam bayılalım diye. Öncelikle New York’a yukarıdan bir merhaba demek için kadehlerimizi 230 Fifth Rooftop Lounge‘ta* kaldırdık.

*230 Fifth Rooftop Lounge


Daha sonra Manhattan sokaklarında dolandıktan sonra, Can’ın daha İstanbul’dayken internetten keşfettiği Burger Joint adlı hamburgerciye gittik. Hamburgercinin yeri gerçekten ilginçti. Gayet lüks bir otelin lobisinden geçtikten sonra, kırmızı kalın tiyatro perdesini andıran perdenin arkasında kalan, o lüks otelin tamamen zıttı olan içeride kredi kartının daha yeni kabul edildiği, yer altı mekanlarını andıran ve her yerde posterler yazılar olan loş bir hamburgerciydi. Tabi ki her salaş yerin ortak özelliği olduğu gibi; lezzet olarak çok güzeldi, tavsiye edilir.

*Burger Joint

*Manhattan


Oradan Manhattan'ın en meşhur meydanlarından biri olan ve ışıklı reklam tabelalarıyla sürekli gündüzmüş hissi veren Times Square’e yürüyüp, bol bol gözlerimizi kamaştırdıktan sonra, artık yeteri kadar yorulduğumuza emin olup, eve döndük.

*Times Square


P.S: Bu arada Manhattan sokaklarında dolaşırken mutlaka günbatımına denk gelmeni tavsiye ederim. “Manhattenhenge” adı verilen, güneşin batarken her blok arasından kendini gösterdiği harika bir görüntüye şahit olacaksın.


Ayrıca New York şehri ilgili bir diğer bilinmesi gereken şey ise; (ki aslında en önemlilerinden biri) şehrin blok blok caddelerden oluştuğu ve bir süre sonra kaç blok yürüdüm, nereden geldim nerelere gidiyorum şeklinde bir bilinmezliğe sürüklendiğin :) Ben tüm seyahat boyunca iki terlik telef ettim, benden söylemesi :)

*Manhattanhenge


25 Haziran 2016 Cumartesi: Ertesi gün neredeyse öğleden sonraya kadar olan tüm vaktimizi Central Park’ın* güney yarısını gezerek geçirdik. Kuzeyine o gün için takatimiz kalmadı zira. Central Park; Manhattan Adası’nın ortasında bulunan, oldukça geniş bir alana yayılmış ve New York’un sembollerinden biri haline gelmiş, içerisinde 3 büyük göl, hayvanat bahçesi, spor alanları, yürüyüş parkurları, konser alanları, kış aylarında hizmet veren buz pateni pistleri gibi bir çok imkan bulunduran bir parktır. Kendini asla plazalarla çevrili bir şehirde hissetmeyeceğin, herkesin özgürce keyifli vakit geçirebildiği ve benim içinden hiç çıkmak istemediğim park olarak da özetleyebiliriz bence. Özellikle Manhattan’da evlerin hep çok küçük olduğu söylenir. Şehir bu ve bunun gibi pek çok parka sahipken bunun ne önemi var ki? Güneşlenebilirsin, resim yapabilirsin, kitap okuyabilirsin, uyuyabilirsin, spor yapabilirsin, arkadaşlarınla burada buluşabilirsin, bilgisayarını alıp burada çalışabilirsin. Bunlar sadece aklıma gelenler. Kısaca şehir sana dışarda özgürce takılabileceğin bir alan sunuyor. Sanırım Türkiye’de en çok özlemini duyduğumuz şey bu.

*Central Park

Central Park'taki benim için en anlamlı yerlerden birisi de; bir "Beatles" hayranı olarak John Lennon anısına düzenlenen ve kendi şarkısının isminin verildiği "Strawberry Field" bölümüdür. John Lennon 8 Aralık 1980 tarihinde, Beatles hayranı olduğu, ancak akli dengesinin yerininde olmadığı söylenen Mark David Chapman isimli bir kişi tarafından kaldığı otelin önünde vurulmuştur. Bunun üzerine aşağıdaki fotoğraftaki "Imagine" yazan mozaik Strawberry Field adı verilen bölge içinde John Lennon anısına düzenlenmiştir.


Bu arada uslu bir çocuk olursanız Strawberry Field'da çilekleri de görebilirsiniz :)

*Strawberry Field


Parkın içinde uzunca bir süre kendimizi kaybettikten sonra ikinci en sevdiğim kısma geldik :) Daha önceki bloğumda Serendipity dövmem ve bendeki hikayesinden bahsetmiştim zaten. Ancak esinlendiğim film ve filmin çekildiği Serendipity* restoranından bahsetmemiştim. Birçoğunuz 2001 yapımı olan John Cusack ve Kate Beckinsale’nin başrollerinde oynadığı “Serendipity” filmini duymuşsunuzdur zaten. Ben de anlamını öğrendiğim anda çok sevmiştim ve zaten kendim de tesadüflere çok inandığım için dövmesini yaptırma kararı almıştım. Bu nedenle New York’a ilk gelişim olan 2008 senesinde ilk işim bu restorana gitmek olmuştu. Bu seneki gidişimizde Can’ı da sürükledim tabi ki ve öğlen yemeğimizi orada yedik. Restoran iki katlı ve filmde ki sahne üst katta çekilmiş. Restorana girmek için 45 dakika kadar sırada bekledik (New York’un genel olayı maalesef restoranlarında sırada beklemek ve sanırım bu şehre dair en sevimsiz kısım bu) ve şansımıza üst kattan bir masa boşaldı ve ikimizi 4 kişilik bir masaya aldılar. Ama asıl filmdeki sahnenin geçtiği masa yanımızdaki iki kişilik masaydı. Biz kendi masamıza oturduktan sonra o masada oturan iki kız kalkınca, kendimizi anında o masaya ışınladık ve ortaya bu fotoğraf çıktı :) ♥

*Orijinal sahne vs Biz :)

*Serendipity


Serendipity’den kalkınca, hemen dibindeki East River üzerinden geçen teleferiğe binip Roosevelt Island’a geçtik. Tarih boyunca birçok isimle anılan bu ada son olarak 1973 yılından itibaren dönemin Amerikan Başkanı Franklin Delano Roosevelt’in adını almış. Öğrendiğim bilgilerden biri de; uzun ince oldukça küçük bir ada olan Roosevelt’te ada içinde arabayla dolaşmak yasakmış. Adada görebileceğin en ilginç tarihi kalıntılardan biri; bir zamanlar çiçek hastalarının karantinaya alındığı Renwick Hastanesi. Ayrıca yine New York’un kalabalığından uzak ve harika manzarasıyla huzur bulabileceğin başka bir kaçamak yeri diyebilirim.

*Roosevelt Island

*Renwick Hastanesi

*Teleferikten görüntü


Yeniden teleferikle Manhattan’a dönüş yaptıktan sonra şehirde biraz daha turlayıp, Nes ve Harry’le akşam yemeği yiyeceğimiz Madangsui Korean Grill restoranına gittik. Kanada’dan beri (üniversiteden sonra 1 seneye yakın Kanada’da yaşadım, ondan da başka bir gezi yazımda bahsedeceğim) en çok özlediğim şeydi diyebilirim. Korean Grill’den kısaca bahsedecek olursak; masanın ortasında bir ocak bulunuyor ve sipariş verdiğin her türlü et burada pişiyor. Garsonlardan da yardım isteyebilirsin bu konuda, ya da kendine mangalda güvenen arkadaşlar kendileri de pişirebilirler :) Ancak sadece mangalda iyi olmak değil biraz da kendileri gibi çekik gözlü olmak gerekiyor sanırım. Zira ne zaman kendimiz yapmak istesek elimizden maşamızı aldılar. O yüzden tavsiyem eğer kendiniz pişirmek istiyorsanız, giderken yanınızda en az bir çekik gözlü arkadaş bulundurun.

*Korean Grill


Akşam yemeğimizi yedikten sonra, daha önce Prag* yazımda bahsetmiş olduğum speakeasy bar’a gittik. Hani şu içki satışının yasak olduğu Prohibition dönemi (1920-1933) olarak geçen dönemde alkol içilen yer altındaki karanlık barlar. Bizim gittiğimizin ismi Little Branch'tı. Geçen seneki New York seyahatimde de aynısına gitmiştik. İçeride kesinlikle ışık yok, sadece mumlar var. Buraya mutlaka kokteyl içmeye git derim.


İşte bugün de böyle bitti, bakalım yarın neler olmuş :)


26 Haziran 2016 Pazar: Sabah yine aynı 4’lü önce Manhattan’a geçip Urbanspace’de* kahvaltımızı yaptıktan sonra NYC Gay Pride yürüyüşünü seyrettik. Türkiye’de daha uzun yıllar boyunca veya belki de hiç göremeyeceğimiz cinsten renkli ve eğlenceli bir yürüyüşün ardından uzun zamandır beklediğim şeyi yaptık ve bir Broadway müzikaline gittik; “Finding Neverland”. Sahneler, dekorlar, kostümler, müzikler, oyuncular ve seslerle olağanüstü bir müzikal şovdu.

*Finding Neverland


3 saatlik bu müzikalin ardından, Manhattan West Side Line denilen bölgede, artık kullanılmayan demir yolunun parka dönüştürülmesiyle oluşturulmuş, yol boyunca çok çeşitli bitkilerle (210 çeşit olduğu söyleniyor) çevrelenmiş High Line Park’a* gittik. Projenin amacı; artık kullanılmayan bu bölgenin, insanların keyifle yürüyüş yapabilecekleri bir alana dönüştürmek. Oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim.

*High Line Park


Parkın sonuna geldiğimizde Meatpacking bölgesinde The Biergarten at the Standard mekanında birkaç bira içtikten sonra eve geçtik. Meatpacking; özellikle son zamanlarda barları ve gece hayatıyla oldukça popüler olan bölgelerden biri.


27 Haziran 2016 Pazartesi : 1.bölümün son günü olan bugün; Can’la güne SoHo’da başladık. SoHo; birçok ünlünün yaşadığı, sanat galerilerinin bulunduğu ve en çok da alışveriş mağazalarıyla ün yapmış Manhattan semtlerindendir. Buradan yine yürüyerek China Town ve Little Italy bölgelerini dolaştıktan sonra, ünlü Brooklyn Köprüsü’ne geldik.

*Brooklyn Köprüsü


Köprüyü yürüyerek geçip, Brooklyn’de yürüyüşün ardından Heights Cafe’de öğle yemeğimizi yedik. Buradan yine Brooklyn Köprüsü’nden geçerek, yıkılan ikiz kulelerin yerine yapılan kulelerin olduğu “National September 11 Memorial & Museum”a* geldik. Aşağıdaki fotoğrafta da görebileceğin gibi eski ikiz kulelerin bulunduğu bölgeleri, sonsuzluğa akan su anlamını veren iki çok büyük çukur diyebileceğimiz ikişer anıt haline dönüştürmüşler ve etraflarına burada hayatını kaybedenlerin isimlerini yazmışlar. Bana çok anlamlı gelen bu iki anıt, gerçekten tüylerimi diken diken etmeye yetti.

*National September 11 Memorial & Museum


Buradan yine New York’un simgelerinden olan ve birçok filmde sahnesi olan Grand Central Terminal’a* geçtik. Bu terminalin en ilginç kısımlarından biri “Whispering Walls” olarak bilinen duvarlarıdır. Bu bölümdeki duvarların karşılıklı çapraz köşelerinin birinde sen birinde arkadaşın durduğunda ve duvara karşı konuştuğunda diğer arkadaşın ne dediğini mükemmel bir şekilde duyuyor ve aynı şekilde sana cevap verebiliyor. Biz bir süre Can’la muhabbet ettik valla, sen de gidersen dene derim :)

*Grand Central Terminal


Buradan çıkıp, Hoboken’a geri döndük ve Nes ve Harry’le buluşup Ayame Hibachi & Sushi restoranında akşam yemeğimizi yedik. Hibachi’de yemeğin ufak bir şova dönüştüğü, yine ocağın senin masanın önünde olduğu ve aşçıların ufak şovlar eşliğinde pişirdikleri bir yemek olayı :) Bizim Japon usta da pek sevimli ve komikti. Yemek konusunda oldukça memnun kalacağını düşündüğüm alternatiflerden biri kesinlikle.


Bu akşamı da burada sonlandırdık ve ertesi sabah ki durağımız Chicago’ydu. Ancak onu Amerika Günlüğüm serisinin devamı olacak olan 2. bölümde yazacağım.


Şimdilik hoşçakal :)


Bölüm 2*